Misère
du Monde'u, Fransa'daki ilk yılımda okumuştum. Hem Bourdieu,
hem okuması kolay, okuma da ne yap! Bu kitabın tüm bir sosyoloji
tarihinde, hatta insanlığın fikrî üretim tarihinde bir mihenk
taşı olduğunu daha en baştan hissettim, ancak « hayır bu hiç
iyi bir araştırma değil » diyen « bilim adamı müdahil olmaz,
bilimini yapar » taraftarlarına karşı savunacak araçlara o zaman
sahip değildim. Dünya ahvali üzerine kafa yorma işinde
ilerledikçe bu hissim sağlam bir kanıya dönüştü. Dolayısıyla,
kitabın Türkçe çevirisine katkıda bulunma fikrinin beni nasıl
heyecanlandırdığına dair daha fazlaca şey söylememe gerek yok.
Levent Ünsaldı'nın, takdiminde söylediği gibi, kitabın her bölümü, her mülakatı aynı ağırlığa, aynı tutarlılığa sahip değil ve mülakatı yapan araştırmacının mülakatten önce yazdığı analiz veya açıklayıcı yorumlar da aynı titizlikte değil. Ancak bir bütün olarak çok iyi kurgulanmış olan kitap, temsil kabiliyetine sahip olmayı hedeflemeksizin, küçük/sıradan insanların büyük acılarını müthiş bir kapsayıcılıkla bir araya getirmiş.
« Dünyanın Sefaleti »nin Türkiye'de okuyucunun önüne geldiği dönem feci şekilde talihsiz. Hatta öyle ki, pek çoklarına göre şu anda Dünyanın Sefaletinden bahsetmek yersiz, münasebetsiz olabilir. « Millet canının derdindeyken Bourdieu diyor enteller», « bizim derdimiz başka » gibi tepkileri tahayyül etmesi zor değil. Fiziksel şiddetin bunca yoğun bastırdığı bir zamanda günübirlik, sessiz ama daimi şiddet; yani şiddet olarak görünmeyen şiddet; yani sembolik şiddet üzerine kafa yormak abesle mi iştigal ? Hem öyle, hem değil. Doğru, fiziksel şiddetin olduğu yerde diğer her şey önemini kaybeder. Öte yandan, şiddetin faillerinin en çok sevindirecek şey tam olarak, sadece kendi eylemlerine odaklanılması değil midir ? Ayrıca, bunca genel, yaygın, kalıcı ve evrensel olanı bağlamsal olan aleyhine ihmal etmek doğru mudur ?
Kendi adıma, bu kitabın tek başına çok önemli bir olay, bir eylem olduğunu düşünüyorum. Katkıda bulunduğum kitaplar içerisinde sadece Misere du Monde'u böylesine şevkle paylaşmam boşuna değil (diğerlerinin önemsiz olduğunu düşünüyor değilim ama bir sürü sebebi var bu kitaba müdahilliğimin farklı olmasının). Gerçekten bu kitabı herkesin okumasını istiyorum. Bu kitabın üzerine konuşulmasını, hakkının teslim edilmesini istiyorum.
Umarım (bu konuda ummaktan başka yapabileceğim bir şey yok ne yazık ki), bu kitabın anlattıklarını, bu kitapta anlatılan hayatların, sorunların bizdeki karşılıklarını, çizdiği kapkaranlık (karanlık ama, sosyolojiye angajmanı « iyileşmek, ancak hastalıkları doğru tespit etmekle mümkündür » olarak özetlenebilecek olan Bourdieu, sonuç yazısında umudun anahtarını da veriyor) tablonun sebeplerini ve çözüm yollarını hararetle tartışabileceğimiz günlere kavuşuruz Türkiye'de. Umarım, aynen bana olduğu gibi, kitapta konuşan sessizlerin bir kısmına özellikle yakınlık hissedecek kadar; bazılarının kendi dertlerini, yani sıradan insanların dertlerini bu kadar iyi anlamaları ve anlatmaları karşısında şaşacak kadar, çaresizliklerine isyan edecek içine girer ve sever bu kitabı okuyanlar. Umarım, kitabın yazılmasının üzerinden 20 yılı aşkın süre geçmişken; anlatılanlar hâlâ güncel, hatta çok daha vahimken, gerekli alaka gösteririlir bu meselelere. Umarım, Türkiye'den 3-4 kat daha zengin, 35 saat yasasının geçerli olduğu iş piyasasının bizdeki vahşiliğiyle işlemediği, ülkenin tüm sâkinlerinin sağlığa erişiminin olduğu bir ülkede bu denli karanlık olan durumun Türkiye'de nasıl olduğu üzerine; sıradan insanların ne türden sıkıntılarla karşı karşıya olduğu üzerine daha fazla kafa yorulur.
Tabii bir de takdim var : Bir takdim bir kitaba bu kadar mı yaraşır! Bizim sunduğumuz Türkçe çeviri, sırf bu takdim sayesinde Fransızca orijinalinden daha zengin ve bundan ötürü ne denli mutlu olduğumu anlatmama imkân yok. Levent Ünsaldı'nın bu yazısını, tüm sosyoloji öğrencilerinin okuması gerektiğini söyleyecek kadar ileri gideceğim.
Velhasıl : Türkiye'ye hayırlı olsun Dünyanın Sefaleti. Onunla ne yapacağımız bizlere kalmış.
Levent Ünsaldı'nın, takdiminde söylediği gibi, kitabın her bölümü, her mülakatı aynı ağırlığa, aynı tutarlılığa sahip değil ve mülakatı yapan araştırmacının mülakatten önce yazdığı analiz veya açıklayıcı yorumlar da aynı titizlikte değil. Ancak bir bütün olarak çok iyi kurgulanmış olan kitap, temsil kabiliyetine sahip olmayı hedeflemeksizin, küçük/sıradan insanların büyük acılarını müthiş bir kapsayıcılıkla bir araya getirmiş.
« Dünyanın Sefaleti »nin Türkiye'de okuyucunun önüne geldiği dönem feci şekilde talihsiz. Hatta öyle ki, pek çoklarına göre şu anda Dünyanın Sefaletinden bahsetmek yersiz, münasebetsiz olabilir. « Millet canının derdindeyken Bourdieu diyor enteller», « bizim derdimiz başka » gibi tepkileri tahayyül etmesi zor değil. Fiziksel şiddetin bunca yoğun bastırdığı bir zamanda günübirlik, sessiz ama daimi şiddet; yani şiddet olarak görünmeyen şiddet; yani sembolik şiddet üzerine kafa yormak abesle mi iştigal ? Hem öyle, hem değil. Doğru, fiziksel şiddetin olduğu yerde diğer her şey önemini kaybeder. Öte yandan, şiddetin faillerinin en çok sevindirecek şey tam olarak, sadece kendi eylemlerine odaklanılması değil midir ? Ayrıca, bunca genel, yaygın, kalıcı ve evrensel olanı bağlamsal olan aleyhine ihmal etmek doğru mudur ?
Kendi adıma, bu kitabın tek başına çok önemli bir olay, bir eylem olduğunu düşünüyorum. Katkıda bulunduğum kitaplar içerisinde sadece Misere du Monde'u böylesine şevkle paylaşmam boşuna değil (diğerlerinin önemsiz olduğunu düşünüyor değilim ama bir sürü sebebi var bu kitaba müdahilliğimin farklı olmasının). Gerçekten bu kitabı herkesin okumasını istiyorum. Bu kitabın üzerine konuşulmasını, hakkının teslim edilmesini istiyorum.
Umarım (bu konuda ummaktan başka yapabileceğim bir şey yok ne yazık ki), bu kitabın anlattıklarını, bu kitapta anlatılan hayatların, sorunların bizdeki karşılıklarını, çizdiği kapkaranlık (karanlık ama, sosyolojiye angajmanı « iyileşmek, ancak hastalıkları doğru tespit etmekle mümkündür » olarak özetlenebilecek olan Bourdieu, sonuç yazısında umudun anahtarını da veriyor) tablonun sebeplerini ve çözüm yollarını hararetle tartışabileceğimiz günlere kavuşuruz Türkiye'de. Umarım, aynen bana olduğu gibi, kitapta konuşan sessizlerin bir kısmına özellikle yakınlık hissedecek kadar; bazılarının kendi dertlerini, yani sıradan insanların dertlerini bu kadar iyi anlamaları ve anlatmaları karşısında şaşacak kadar, çaresizliklerine isyan edecek içine girer ve sever bu kitabı okuyanlar. Umarım, kitabın yazılmasının üzerinden 20 yılı aşkın süre geçmişken; anlatılanlar hâlâ güncel, hatta çok daha vahimken, gerekli alaka gösteririlir bu meselelere. Umarım, Türkiye'den 3-4 kat daha zengin, 35 saat yasasının geçerli olduğu iş piyasasının bizdeki vahşiliğiyle işlemediği, ülkenin tüm sâkinlerinin sağlığa erişiminin olduğu bir ülkede bu denli karanlık olan durumun Türkiye'de nasıl olduğu üzerine; sıradan insanların ne türden sıkıntılarla karşı karşıya olduğu üzerine daha fazla kafa yorulur.
Tabii bir de takdim var : Bir takdim bir kitaba bu kadar mı yaraşır! Bizim sunduğumuz Türkçe çeviri, sırf bu takdim sayesinde Fransızca orijinalinden daha zengin ve bundan ötürü ne denli mutlu olduğumu anlatmama imkân yok. Levent Ünsaldı'nın bu yazısını, tüm sosyoloji öğrencilerinin okuması gerektiğini söyleyecek kadar ileri gideceğim.
Velhasıl : Türkiye'ye hayırlı olsun Dünyanın Sefaleti. Onunla ne yapacağımız bizlere kalmış.
No comments:
Post a Comment