Saturday, September 17, 2011

Kreş ve Huzurevi

Hangi Türk’e Sinan Eylül’de kreşe başlayacak desem « nee, daha çok küçük değil mi » tepkisiyle karşılaştım yaz boyunca. « Abisi daha 3 aylıkken kreşe gitmiş, ilk altı ay benimle olacak hiç olmazsa, hem burada adet böyle, susun bakalım sizi gidi geri kafalı Türkler, Fransız'dan daha mı iyi bileceğiz biz »?
12 Eylül adaptasyonun ilk günü, kötü kötü şeyler çağrıştırıyor zaten.
Hayır, hayır, negatif olmamalıyım. Suçluluk hissini bırak. Senin de onun da iyiliği için bunun iyi, en azından gerekli bir şey olduğuna inanman lâzım. Hem bak, adaptasyon haftasının üçüncü günü bir saatliğine onu bırakıp eve geldiğinde hissettiğin rahatlığı düşün. Bütün kış evde tek başına Sinan’la kalırsan, arada annen gelip biraz el verse dahi ikiniz için de daha kötü olacak, bunu gayet iyi biliyorsun.
İlk gün birlikte bir saat geçirdik kreşte, her şey yolundaydı. Toplamda yirmi bebek olacaklar ama adaptasyonlar peyderpey başladığı için bir kaç bebek vardı sadece. 4 ilâ 9 ay arasında hepsi. Simdi düşünüyorum da, o kadar minik bızdığı bir arada görmekten fazlaca haz almadığıma göre hakikaten gerginim demek ki bu kreş konusunda. Ya da ortada sahiden de tatsız bir durum var.
Neyse, ikinci gün, adaptasyonun ikinci haftasındaki bir bebeğin haykıra haykıra ağladığına ve hiç bir şekilde teselli edilemediğine tanık olduğumda gerginliğim iyice arttı. Annesini istiyordu yavru. Bozuntuya vermedim ama bebeklerin odasından dışarı çıktığımda kreş müdürü hemen anladı ve gayet kibar bir şekilde beni teselli etmeye, daha doğrusu hakikati göstermeye çalıştı. Anneciğini isteyen o kızcağızın 9 aylık olduğunu, bu dönemin, bebeklerin dış dünyadan ayrı varlıklarını keşfettikleri, dolayısıyla da annelerinden ayrılığı fark ettikleri dönem olduğunu ve bu sebeple ayrılığın çok zor olduğunu anlattı bana. Sinan 7 aylık olmak üzere, neyse daha orada değiliz. Ne kadar da teselli edici !

Velhasıl Cuma günü 3 saat yalnızdı. Yemeğini yememiş. Tahminimce çok ağlamış. Gittiğimde yeni uyumuştu. Sızmış…

Arada cesaret verici şeyler de yok değil. Merakla bakıyor etrafına. Diğer bebeklere, oyuncaklara. Ondan sorumlu olan dadı, Julie, tatlı bir hatun. Diğer dadılar da öyle. Görevlerini lâyıkıyla yapıyorlar. Altları değişmesi gerektiğinde hemen değişiyor, mama saatleri belli, fırsat bulunca şarkı söylüyorlar, kitap okuyorlar, bebeğin gerçekten ihtiyacı varsa kucaklarına alıyorlar ve en önemlisi her bir bebeği tanıyıp, onun ihtiyaçlarına göre cevap arıyorlar. Ellerinden geldiğince tabii ki. En nihayetinde beş kadın ve yirmi bebek var ortada.

Tek mesele o da değil. Çocuk psikolojisi konusundaki en büyük referansım Françoise Dolto doğruluyor kaygımı. İdeal durum, fiziksel otonomilerini tamamen kazanana, yani aşağı yukarı bir buçuk yaşına kadar bebeklerin anneleriyle (ya da annenin yerini alacak bir figürle) olmaları. El kadar bebelerin sosyalleşecek, arkadaş edinecek hali yok ki. Orası belki de birsavaş alanı onlar için. Neyse yine başlama, başlamaa…

Bütün hafta öğleden sonraları gezdik Sinan’la. Perşembe günü biraz uzatınca turumuzu, dönüş yolumuzun üzerindeki huzurevindeki akşam yemeği saatini yakaladık. Biz camın önünden geçerken yaşlı nineler sevinçten deliye dönüp camı tıklatıyordu. En az üç camın önünde durup ninelere gülümsedik ve afiyet olsun dedik.

Sıkıntıdan patlayan nineler. Yemek saatlerini iple çeken, televizyon seyredip dergi karıştırmaktan, kendileri gibi bıkkın yoldaşlarıyla çene çalmaktan ve hafta sonu ziyaretlerini beklemekten başka bir şey yapmadan sıkıntıyla ölümü bekleyen, camın önünden geçen bir bebekle dünyaları aydınlanıveren nineler.

Öte yanda da kucak arayan, şefkat arayan, nine arayan yanyana dizilmiş bebeler.

Birbirlerini tamamlayabilecek, birbirlerine ihtiyaçları olanı verebilecek olan kuşakları böyle birbirindan kopartıp ayrı ayrı binalara doluşturmakta ters bir yan yok mu? Şimdi kibar kibar soruyorum. Cuma günü Sinan’ın ne kadar çok ağlamış olduğunu fark ettiğimde tek dişi kalmış canavara saydırdığım hakaretleri unutmuş değilim.
Alzheimer’li bir babaanneyle yıllarca aynı evde yaşamanın zorluğunu unutmamaysa bir ömür yetmez. Ama olmalı işte. Bir ara yol. “İdeal çözüm”. Aranmalı.