Dün twitter’da, Ayşe Hür’ün,
Batı’nın Suriye’de bu denli müdahil olmasının müsebbibi olarak Türkiye’yi
işaret eden yorumu beni hiç hayrete düşürmemişti, çünkü büyük resmî
tarih bozucumuzun daha evvelki twitter faaliyetleri, kendisini ciddiye almamayı çoktan öğretmişti. Ama bugün, Oya Baydar’ın T24’teki, ortalıkta dolaşan pek
çok analizden çok daha fazla doğruluk payı taşıyan yazısında da aynı argümanın
öne çıktığını, bu kez gerçekten hayretle gördüm.
Bu kadar hayret etmemin iki sebebi var : Birincisi, Türkiye’nin, kendi dış politika gündemini (üstelik de içeride zayıflamış bir başbakan tarafından)ABD ve Avrupa’ya dayatacak kudrette olduğu varsayımı ; ikincisi de, Batılı ülkelerin (elbette her genelleme gibi sorunlu, ama bir kavram kullanmak şart. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan üç ülke burada kastım : ABD, Büyük Britanya ve Fransa) Suriye meselesine müdahil olmak konusunda isteksiz oldukları iddiası.
Doğrusu
ilki üzerine fazla laf etmeyeceğim. Güç dengesinde TC’nin, bu üç ülkeye kendi zararlarına bir şey yaptırtabilecek şekilde avantajlı bir konumda
olmadığı aşikâr, onların kendi gündemleri olmasa bu meseleyle bu kadar alakalı
olmazlar. Halbuki bu üç ülke, Şer Ekseninin kadim
üyesi Suriye’de taşları oynatmak konusunda son derece hevesliler.
Yakından takip ettiğim Fransa’dan örnek vereyim : Siyaset sınıfının ve anaakım medyanın neredeyse tamamı (muhalif olarak anaakımdan yakın zamanda kopanlar da dahil) en baştan itibaren, elbette ahlaki gerekçelerle isyancıları destekliyorlar. İsyancıların işledikleri suçları sistematik olarak görmezden gelme noktasına varan (tek bir örnek vereyim: 4 Aralık 2012'de, muhaliflerin Şam yakınlarındaki bir okulu hedef alarak onlarca öğrenciyi öldürmesi olayına, ne Le Figaro'nun, ne Liberation'un ne de "aykırı" Mediapart'ın internet siteleri yer verirken, Le Monde ise, söz konusu suçu muhaliflerin işlediğini belirtmekten özenle kaçınan kısacık bir haberle yer vermişti) bu desteğin boyutları ve şeklini tam olarak bilmiyoruz ama söylem düzeyinde neredeyse bir mutabakat mevcut. Örneğin Geçen Şubat ayında, Fransa’nın en saygın gazetesi Le Monde “İsyancıları neden silahlandırmalıyız” diye bir başyazı yayınladı. François Hollande’ın Ortadoğu başdanışmanı bir buçuk yıl evvel, desteklerini açıkça dile getirdi, vb.
Benzer şeyler Britanya için ve bir zamanlar anaakım medyanın yüzakı addettiğim The Guardian için de geçerli. Suriye ve genel olarak dış politika konusunda gazetelerinin ve ülkelerinin resmî politikasının dışına çıkabilen nadir bir kaç isimden biri olan Jonathan Steele, daha 2012 Ocak'ında, Suriye'de halkın çoğunluğunun Esad'ın istifasını arzu etmediğine dair bir kamuoyu araştırmasının Batı basınında hiç yer bulmaması vesilesiyle bu noktaya değinmişti.
ABD’nin geride durması ise isteksizliğinden değil, isyancıların "amerikancı" olarak yaftalanmasının önüne geçmek için olsa gerek, zirâ, ABD’nin açık desteği, hareketin itibarını sarsıcı rol oynardı. Ama ABD, isyancıların ve isyanı destekleyen ülkelerin koordinasyonu ve Haytam Manna’nın altını çizdiği gibi, uzlaşma çabalarını baltalamak konusunda son derece aktifti. Şimdiye kadar doğrudan askeri müdahaleye kalkışılmamasının ise pek çok sebebi var: Rusya’nın yoğun muhalefeti, İsrail’in güvenliği sorunu, Batı'nın askerî müdahalelerine dair artık oluşmuş refleks, « halk hareketi »nin meşruiyetine halel gelmemesi ve elbette Suriye ordusunun kolay lokma olmaması, vb. Ama Şam'ı uçaklarla bombalamamaları, müdahil olmadıkları anlamına gelmiyor.
Yakından takip ettiğim Fransa’dan örnek vereyim : Siyaset sınıfının ve anaakım medyanın neredeyse tamamı (muhalif olarak anaakımdan yakın zamanda kopanlar da dahil) en baştan itibaren, elbette ahlaki gerekçelerle isyancıları destekliyorlar. İsyancıların işledikleri suçları sistematik olarak görmezden gelme noktasına varan (tek bir örnek vereyim: 4 Aralık 2012'de, muhaliflerin Şam yakınlarındaki bir okulu hedef alarak onlarca öğrenciyi öldürmesi olayına, ne Le Figaro'nun, ne Liberation'un ne de "aykırı" Mediapart'ın internet siteleri yer verirken, Le Monde ise, söz konusu suçu muhaliflerin işlediğini belirtmekten özenle kaçınan kısacık bir haberle yer vermişti) bu desteğin boyutları ve şeklini tam olarak bilmiyoruz ama söylem düzeyinde neredeyse bir mutabakat mevcut. Örneğin Geçen Şubat ayında, Fransa’nın en saygın gazetesi Le Monde “İsyancıları neden silahlandırmalıyız” diye bir başyazı yayınladı. François Hollande’ın Ortadoğu başdanışmanı bir buçuk yıl evvel, desteklerini açıkça dile getirdi, vb.
Benzer şeyler Britanya için ve bir zamanlar anaakım medyanın yüzakı addettiğim The Guardian için de geçerli. Suriye ve genel olarak dış politika konusunda gazetelerinin ve ülkelerinin resmî politikasının dışına çıkabilen nadir bir kaç isimden biri olan Jonathan Steele, daha 2012 Ocak'ında, Suriye'de halkın çoğunluğunun Esad'ın istifasını arzu etmediğine dair bir kamuoyu araştırmasının Batı basınında hiç yer bulmaması vesilesiyle bu noktaya değinmişti.
ABD’nin geride durması ise isteksizliğinden değil, isyancıların "amerikancı" olarak yaftalanmasının önüne geçmek için olsa gerek, zirâ, ABD’nin açık desteği, hareketin itibarını sarsıcı rol oynardı. Ama ABD, isyancıların ve isyanı destekleyen ülkelerin koordinasyonu ve Haytam Manna’nın altını çizdiği gibi, uzlaşma çabalarını baltalamak konusunda son derece aktifti. Şimdiye kadar doğrudan askeri müdahaleye kalkışılmamasının ise pek çok sebebi var: Rusya’nın yoğun muhalefeti, İsrail’in güvenliği sorunu, Batı'nın askerî müdahalelerine dair artık oluşmuş refleks, « halk hareketi »nin meşruiyetine halel gelmemesi ve elbette Suriye ordusunun kolay lokma olmaması, vb. Ama Şam'ı uçaklarla bombalamamaları, müdahil olmadıkları anlamına gelmiyor.
Yani Suriye yangınını kundaklayanlar en başta Batılı ülkeler. Onlar istemeseler, silahlı mücadeleyi desteklemeseler (doğrudan veya dolaylı finansal destek verdiklerine dair pek çok kanıt var. Lojistik destek verdikleri aşikar, her şeyin ötesinde, Dünyanın dört bir yanından binlerce cihatçının Suriye’ye girmesine engel olmadıkları ispat gereği dahi taşımıyor) Suriye böyle bir yıkım yaşamazdı.
Bu
nokta çok önemli, çünkü görmezden gelinmesi, Suriye'de olanların salt mezhepçilikle (mesela Suudi
Arabistan ve Katar’ın aktif şekilde müdahil olmalarında, mezhepçilik kadar, BAAS’ın
hiç vazgeçmediği Arap milliyetçiliğini kendi iktidarlarına tehdit görmenin rol
oynadığını iddia etmek çok mu mesnetsiz olur ?) veya AKP’nin Osmanlıcılık
oyunuyla açıklanmasına, yani yanlış/eksik okunmasına ve en önemlisi, anti-emperyalist söylemlerin kolaylıkla itibarsızlaştırılmasına sebebiyet
veriyor.
Batılı
ülkeler de, bölgedeki ortakları da, Suriye’de BAAS rejiminin yıkılması için el
ele vermiş durumdalar. Bu tesbiti yapmadan « peki neden » sorusuna
yanıt arayamaz, Suriye'deki devrim sürecinin, çok eski bir emperyalist müdahale geleneğinin parçası olduğunu vurgulayamayız (emperyalin kendi çıkarları doğrultusunda tabii, bunu daha bugün açık açık duyduk).
No comments:
Post a Comment