Sunday, June 26, 2016

AKP İstifa, ya Sonra?

Son yıllarda 6-7 Eylül olaylarına dair pek çok araştırma yayınlandı ve bunların içinde çok kalitelileri de var. Her yıl o tarihlerde o günler, aydın diye adlandırabileceğimiz çevrelerce anılıyor, kınanıyor, hatta bu olaylardaki devlet provokasyonu hatırlatılıyor vb. Bunların hepsi, ülkemizin tarihinin karanlık sayfalarına dair algımız açısından müspet gelişmeler gibi görünüyor. Lakin bunca söylenen içerisinde, çok önemli bir noktaya yeterince değinilmediğini düşünüyorum.
Nümayişin, Atatürk'ün Selanik'teki evine yerleştirilen bir bombanın patlaması ve bu haberin çok hızlı bir şekilde Türkiye basınınca faşizan bir dille haber yapılması, bu arada bu olay için özel olarak üretildiğini sonradan öğreneceğimiz binlerce Türk bayrağının âdeta gökten iner gibi insanların eline tutuşturulmasıyla başladığını biliyoruz. Hatta o bombayı Batı Trakyalı bir Türk gencinin yerleştirdiğinin ortaya çıktığından ve bu gencin Yunanistan'da yargılanarak mahkum edildiğinden de haberdarız. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in iki bakanıyla birlikte askerî cunta tarafından mahkum edilip asılmasında 6-7 Eylül'deki rolünün bulunduğunu da biliyoruz.
Askerî cuntanın bu meseleleri mahkemeye taşımasının ve devlet provokasyonlarını sadece seçilmiş hükûmetin üstüne yıkmasının, devletin rolüne dair hesap sormuşluk hissi yaratmak gibi bir etkisi oldu. Bugün de benzer şekilde, PKK'yle mücadelede, yahut Kürtler'e mezalimde bütün sorumluluğu mevcut AK hükûmetine yıkma stratejisi -ki mesela « Saray» göndermesini çokça kullanan HDP ve hatta « Erdoğan'ı yıkmaya çalışıyoruz » diyen PKK de son zamanlarda buna katıldı- hükûmet bir şekilde sahneden çekilse işlerin düzeleceği algısını yayıyor.
« 10 küsur yıldır iktidardalar ve tabii bütün sorumluluk onlarda », en çok başvurulan argümanlardan. Eğer bu (veya başka bir) hükûmetin bir askerî darbeyle devrilme ihtimali sıfır olsaydı; yani devletin içindeki tüm unsurları kendi kontrolüne almış, devlet iktidarını, aslında oyunun kurallarına göre olmaması gereken baskı unsurlarına maruz kalmadan icra ediyor olsaydı bu geçerli olurdu ama öyle değil. Daha yakın zamanda, eski kadroların yerine « AKP'liler » olarak yerleşenlerin bir kısmı (Cemaatçiler) AKP karşıtı cepheye geçmedi mi ?
60 ihtilaline ve Adnan Menderes'e dönersek, yürütmenin başı 6-7 Eylül'deki provokasyon ve ihmallerin doğrudan sorumlusu olarak ortadan kalktıktan sonra da, bu türden provokasyonlar azalmadan devam etti. Kıbrıs'ta 74 müdahalesine götüren süreçte bu türden pek çok eyleme imza attı bordrolu TC memurları; 60’tan sonra da, önce de. Bunlardan kimisi dedikodu düzeyinde kalıp ispatlanamasa da, mesela o âna kadar sadece İngiliz sömürge çıkarlarına saldırmış olan EOKA'nın Türkler'e karşı ilk saldırısı olan ve Türkler'in misillemeleriyle birlikte Ada'daki sömürge karşıtı mücadeleye etnik boyutun eklenmesinin başlangıcı olan Türk Enformasyon Dairesi'nin bombalanması olayını Türk tarafının gerçekleştirdiğini Denktaş yıllar sonra itiraf etti. Tarihine bakarak « e bu da Menderes dönemi » denilebilir. Ama Yassıada'da asılan isimlerden Fatin Rüştü Zorlu'nun, Denktaş'a, taleplerinin azamiliğinden ötürü « Yunan milletinin de bir şerefi vardır » şeklindeki isyanı, devletin içerisinde, Kıbrıs'ta « Türk hedeflerini » ne pahasına olursa olsun maksimize etmekte kararlı olan kesimin, devletin hükûmet kanadı olmadığını gayet güzel gösterir. Hatta daha ileri gidip, “ortadan kaldırılanlar TC Devleti'ne 'yakışmayacak' derecede ılımlılar mı idi” sorusu, şahsen benin aklıma geliyor. Tabii başka şekillerde de sorulabilir bu soru. Özel Harekât Dairesi'nin (hükûmetlerüstü bir oluşum) Kıbrıs'taki operasyonlarından bir kısmı, Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kurucusu Albay İsmail Tansu'nun « Aslında Kimse Uyumuyordu » başlığını taşıyan anılarından okunabilir.
Selanik'teki o bombalı eylemden ötürü tutuksuz yargılandığı esnada Türkiye'ye kaçırılan Oktay Engin, hüküm giymesine rağmen Yunanistan'a iade edilmediği gibi, devlet bürokrasisinde vâliliğe kadar yükseldi. Bugün hâlâ -vefat etmediyse- kamu kaynaklarıyla geçinmeye devam ediyor. O'nun kaçmasına yardımcı olan MİT görevlileri de, kamu kaynaklarıyla geçinen memurlar. Provokatif haberleri basan gazetelerin hiçbir yetkilisi -bildiğim kadarıyla- hesap vermedi. Velhasıl, 6-7 Eylül provokasyonunun gerçekleşmesinde doğrudan payı olan kişiler görevlerine devam etmelerine rağmen, Adnan Menderes ve ekibi idam edildi.
Daha sonra, 80 ihtilali öncesinde bir solcu bir ülkücü öldüren o meşhur silah örneğinde cismanileşen pek çok benzer olay var. Yine nümayişler sonucu ortaya çıkan Maraş ve Çorum katliamlarında, 6-7 Eylül öncesindekine benzer provokasyonların varlığı çokça yazıldı, çizildi. Yani bir süreklilik var. Seçilmiş hükûmetleri aşan bir süreklilik bu. Ergenekon Davası, 90'larda Kürt illerinde başvurulan benzer yöntemlerin faillerini ortaya çıkartmak için bir umut idi ama o davanın nasıl, kimler tarafından rayından çıkartıldığını da fazlaca sorgulamadık.
Velhasıl tüm bunlar, hâlihazırdaki, “mevcut bütün dertlerin kaynağı AKP, onu yıkarsak baş mesele ortadan kalkacak” şeklindeki, son 3 yılda müthiş bir hızla yaygınlaşan ve pekişen kanaati sorgulamayı gerektirmez mi ?
Yukarıda anlattıklarım bir yana, AKP'nin (ya da RTE'nin) bir şekilde devreden çıkmasının, Kürt sorununun mevcut hâline nasıl bir etkisi olabilir ? TC'nin iktidar seçkinleri içerisinde, Kürtler'in politik taleplerine makul yaklaşabilecek kesimlerin iktidar mevkilerini işgal etme şansı var mı ? Bu hem PKK'yi destekleyen Kürtler'in, hem de « AKP baş sorundur » diyen herkesin sorması gereken bir soru. AKP gittiğinde, bürokrasi içindeki suçlarla yine baş başa kalmayacak mıyız ? Kalıcı olanı görmezden gelip geçici olanın ortadan kaldırılmasıyla ferahlayabileceğimize inanmak, en iyi ihtimalle safdillik değil mi ? 3 yıldır « AKP istifa » sloganında buluşmuş olan muhalif kesimler, suçluyu yanlış yerde mi arıyor acaba ?
Hal böyleyken, hele de ülkede kaosun gittikçe artmasının politik anlamdaki en büyük zararlısının AKP olduğu açıkken başımıza gelen bütün kötü şeylerin AKP'nin eseri olduğu, dolayısıyla onlar gidince düzeleceği kanısına nasıl vardık biz? Çok daha net söyleyeyim: Bir zamanlar « derin devlet » şeklinde ağzımıza sakız olmuş olan ama artık hiç bahsetmediğimiz oluşum, yahut odaklar devletin içinde duruyor. O odakların ciddi kesiminin AKP'yi istemedikleri artık açık olduğuna göre, bizi buraya getiren noktada, AKP'ye isnat ettiğimiz pek çok şeyin altında bu odakların olduğunu düşünmek komploculuk mu olur ? Yoksa sinsice bir AKP'yi aklama çabası mı ? O zaman başa dönelim. Adnan Menderes'in başbakan olduğu dönemde yapılan karanlık işleri Adnan Menderes'ten bilmemizi sağlamak; belli bir dönemdeki kötü icraatleri tamamıyla seçilmiş hükûmete yıkan algıyı oluşturmak, tam da o karanlık işleri yapanların işlerinin parçası değil midir ? Buna tam şimdi, wikileaks’ten öğrendiğimiz, Suriye'ye derhal saldırmak isteyen Necdet Özel'e «acaba biraz dursak daha iyi olmaz mı» diyen Erdoğan sahnesini ekleyelim (bunu öğrenmemizin, Türkiye’nin Suriye’de iktidardaki BAAS yönetimini yıkmak üzere muhalif gruplara verdiği desteğin AKP’nin Osmanlıcı ve mezhepçi siyasetleri olduğuna dair genel muhalif kanaati zerre sarsmadığını da not edeyim).
En azından şüphelenmek ve muhalif bakışa biraz daha nüans katmak için sebebimiz yok mu ?  

No comments:

Post a Comment