Son
yıllarda 6-7 Eylül olaylarına dair pek çok araştırma yayınlandı
ve bunların içinde çok kalitelileri de var. Her yıl o tarihlerde
o günler, aydın diye adlandırabileceğimiz çevrelerce anılıyor,
kınanıyor, hatta bu olaylardaki devlet provokasyonu hatırlatılıyor
vb. Bunların hepsi, ülkemizin tarihinin karanlık sayfalarına dair
algımız açısından müspet gelişmeler gibi
görünüyor.
Lakin bunca söylenen içerisinde, çok önemli bir noktaya yeterince
değinilmediğini düşünüyorum.
Nümayişin,
Atatürk'ün Selanik'teki evine yerleştirilen bir bombanın
patlaması ve bu haberin çok hızlı bir şekilde Türkiye basınınca
faşizan bir dille haber yapılması, bu arada bu olay için özel
olarak üretildiğini sonradan öğreneceğimiz binlerce Türk
bayrağının âdeta gökten iner gibi insanların eline
tutuşturulmasıyla başladığını biliyoruz. Hatta o bombayı Batı
Trakyalı bir Türk gencinin yerleştirdiğinin ortaya çıktığından
ve bu gencin Yunanistan'da yargılanarak mahkum edildiğinden de
haberdarız. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'in iki bakanıyla
birlikte askerî cunta tarafından mahkum edilip asılmasında 6-7
Eylül'deki rolünün bulunduğunu da biliyoruz.
Askerî
cuntanın bu meseleleri mahkemeye taşımasının ve devlet
provokasyonlarını sadece seçilmiş hükûmetin üstüne
yıkmasının, devletin rolüne dair hesap sormuşluk hissi yaratmak
gibi bir etkisi oldu. Bugün de benzer şekilde, PKK'yle mücadelede,
yahut Kürtler'e mezalimde bütün sorumluluğu mevcut AK hükûmetine
yıkma stratejisi -ki mesela « Saray» göndermesini çokça
kullanan HDP ve hatta « Erdoğan'ı yıkmaya çalışıyoruz »
diyen PKK de son zamanlarda buna katıldı- hükûmet bir şekilde
sahneden çekilse işlerin düzeleceği algısını
yayıyor.
« 10
küsur yıldır iktidardalar ve tabii bütün sorumluluk onlarda »,
en
çok başvurulan argümanlardan.
Eğer bu
(veya başka bir) hükûmetin
bir askerî darbeyle devrilme ihtimali sıfır olsaydı; yani
devletin içindeki tüm unsurları kendi kontrolüne almış, devlet iktidarını, aslında oyunun kurallarına göre olmaması
gereken baskı unsurlarına maruz kalmadan icra ediyor olsaydı bu geçerli olurdu ama öyle değil. Daha yakın zamanda, eski
kadroların yerine « AKP'liler » olarak yerleşenlerin
bir kısmı (Cemaatçiler) AKP karşıtı cepheye geçmedi mi ?
60
ihtilaline ve Adnan Menderes'e dönersek, yürütmenin başı 6-7 Eylül'deki provokasyon ve ihmallerin doğrudan sorumlusu olarak
ortadan kalktıktan sonra da, bu türden provokasyonlar azalmadan
devam etti. Kıbrıs'ta 74 müdahalesine götüren süreçte bu
türden pek çok eyleme imza attı bordrolu TC memurları; 60’tan
sonra da, önce de.
Bunlardan kimisi dedikodu düzeyinde kalıp ispatlanamasa da, mesela
o âna kadar sadece İngiliz sömürge çıkarlarına saldırmış
olan EOKA'nın Türkler'e karşı ilk saldırısı olan ve Türkler'in
misillemeleriyle birlikte Ada'daki sömürge karşıtı mücadeleye
etnik boyutun eklenmesinin başlangıcı olan Türk Enformasyon
Dairesi'nin bombalanması olayını Türk tarafının
gerçekleştirdiğini Denktaş yıllar sonra itiraf etti. Tarihine
bakarak « e bu da Menderes dönemi » denilebilir. Ama
Yassıada'da asılan isimlerden Fatin Rüştü Zorlu'nun, Denktaş'a,
taleplerinin azamiliğinden ötürü « Yunan milletinin de bir şerefi
vardır » şeklindeki isyanı, devletin
içerisinde, Kıbrıs'ta « Türk hedeflerini » ne
pahasına olursa olsun maksimize etmekte kararlı olan kesimin, devletin
hükûmet kanadı olmadığını gayet güzel gösterir. Hatta daha
ileri gidip, “ortadan kaldırılanlar TC Devleti'ne 'yakışmayacak' derecede ılımlılar mı idi” sorusu, şahsen benin aklıma
geliyor. Tabii başka şekillerde de sorulabilir bu soru. Özel Harekât Dairesi'nin (hükûmetlerüstü bir oluşum) Kıbrıs'taki operasyonlarından
bir kısmı, Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kurucusu Albay
İsmail Tansu'nun « Aslında Kimse Uyumuyordu » başlığını
taşıyan anılarından okunabilir.
Selanik'teki o bombalı eylemden ötürü tutuksuz
yargılandığı esnada Türkiye'ye kaçırılan Oktay Engin, hüküm
giymesine rağmen Yunanistan'a iade edilmediği gibi, devlet
bürokrasisinde vâliliğe kadar yükseldi. Bugün hâlâ -vefat
etmediyse- kamu kaynaklarıyla geçinmeye devam ediyor. O'nun
kaçmasına yardımcı olan MİT görevlileri de, kamu kaynaklarıyla
geçinen memurlar. Provokatif haberleri basan gazetelerin hiçbir
yetkilisi -bildiğim kadarıyla- hesap vermedi. Velhasıl, 6-7 Eylül
provokasyonunun gerçekleşmesinde doğrudan payı olan kişiler
görevlerine devam etmelerine
rağmen, Adnan Menderes ve ekibi idam
edildi.
Daha
sonra, 80 ihtilali öncesinde bir solcu bir ülkücü öldüren o
meşhur silah örneğinde cismanileşen pek çok benzer olay var.
Yine nümayişler sonucu ortaya çıkan Maraş ve Çorum
katliamlarında, 6-7 Eylül öncesindekine benzer provokasyonların
varlığı çokça yazıldı, çizildi. Yani bir süreklilik var.
Seçilmiş hükûmetleri aşan bir süreklilik bu. Ergenekon Davası,
90'larda Kürt illerinde başvurulan benzer yöntemlerin faillerini
ortaya çıkartmak için bir umut idi ama o davanın nasıl, kimler
tarafından rayından çıkartıldığını da fazlaca sorgulamadık.
Velhasıl
tüm bunlar, hâlihazırdaki, “mevcut bütün dertlerin kaynağı
AKP, onu yıkarsak baş mesele ortadan kalkacak” şeklindeki, son 3
yılda müthiş bir hızla yaygınlaşan ve
pekişen
kanaati sorgulamayı gerektirmez mi ?
Yukarıda
anlattıklarım bir yana, AKP'nin (ya da RTE'nin) bir şekilde
devreden çıkmasının, Kürt sorununun mevcut hâline nasıl bir
etkisi olabilir ? TC'nin iktidar seçkinleri içerisinde,
Kürtler'in politik taleplerine makul yaklaşabilecek kesimlerin
iktidar mevkilerini işgal etme şansı var mı ? Bu hem PKK'yi
destekleyen Kürtler'in, hem de « AKP baş sorundur
»
diyen herkesin sorması gereken bir soru. AKP gittiğinde, bürokrasi
içindeki suçlarla yine baş başa kalmayacak mıyız ? Kalıcı
olanı görmezden gelip geçici olanın ortadan kaldırılmasıyla
ferahlayabileceğimize inanmak, en iyi ihtimalle safdillik değil mi
? 3 yıldır « AKP istifa » sloganında buluşmuş olan
muhalif kesimler, suçluyu yanlış yerde mi arıyor acaba ?
Hal
böyleyken, hele de ülkede kaosun gittikçe artmasının politik
anlamdaki en büyük zararlısının AKP olduğu açıkken başımıza
gelen bütün kötü şeylerin AKP'nin eseri olduğu, dolayısıyla
onlar gidince düzeleceği kanısına nasıl vardık biz? Çok daha
net söyleyeyim: Bir zamanlar « derin devlet » şeklinde
ağzımıza sakız olmuş olan ama artık hiç bahsetmediğimiz
oluşum, yahut odaklar devletin içinde duruyor. O odakların ciddi
kesiminin AKP'yi istemedikleri artık açık olduğuna göre, bizi
buraya getiren noktada, AKP'ye isnat ettiğimiz pek çok şeyin
altında bu odakların olduğunu düşünmek komploculuk mu olur ?
Yoksa sinsice bir AKP'yi aklama çabası mı ? O zaman başa
dönelim. Adnan Menderes'in başbakan olduğu dönemde yapılan
karanlık işleri Adnan Menderes'ten bilmemizi sağlamak; belli bir
dönemdeki kötü icraatleri tamamıyla seçilmiş hükûmete yıkan
algıyı oluşturmak, tam da o karanlık işleri yapanların
işlerinin parçası değil midir ? Buna tam şimdi,
wikileaks’ten öğrendiğimiz,
Suriye'ye derhal saldırmak isteyen Necdet Özel'e «acaba biraz
dursak daha iyi olmaz mı» diyen Erdoğan sahnesini ekleyelim (bunu
öğrenmemizin, Türkiye’nin Suriye’de iktidardaki BAAS
yönetimini yıkmak üzere muhalif gruplara verdiği desteğin
AKP’nin Osmanlıcı ve mezhepçi siyasetleri olduğuna dair genel
muhalif kanaati zerre sarsmadığını da not edeyim).
En
azından şüphelenmek ve
muhalif bakışa biraz daha nüans katmak için
sebebimiz yok mu ?
No comments:
Post a Comment