Tanımamama rağmen en çok nefret ettiğim insanları listemeye kalksam ilk yirmiyi rahatça zorlayacak bir ismin beklemediğim bir konuda da karanlık güçler tarafında saflandığını görmek sinir bozucu bir haz verdi bana. Nerede güzel bir şey görse saldıran bir tutarlılık abidesi Hıncal Uluç.
Çok başarılı bir oyuncu, şarkıcı, yazar, bilim insanı, gazeteci ya da sporcu olduğu için değil de sadece biraz güzel ya da yakışıklı olan, biraz ağzı laf yapan, doğru insanları tanıyan ve de azıcık şansı yaver giden insanlara şov dünyasında yer olduğu için televizyonlarda görünüp duran tipler nadiren beğenimi kazanır. Defne Joy Foster o nadir insanlardan biriydi. Çok sevimliydi, hayat doluydu, kıpır kıpırdı. İnsan onu televizyonda gördüğünde tebessüm etmeden duramıyordu. Altı yıldır Türkiye’de yaşamadığım için bu benim, yıllar öncesinden kalan izlenimim ama belli ki son zamanlarda da farklı değilmiş.
Hıncal Uluç’sa, tam tersine daha ağzını açmadan midemi bulandırmayı başaran, konuşmaya başladığında da midemi haksız çıkarmayan bir zat olmuştur hep. Birini kendine hedef aldığı zaman, NTV’nin kendisine ayırdığı zamanın yarısını, adeta ağzından salyalar akarak o kişiyi karalamaya ayırırdı. Önce Lucescu’ya takmıştı kafayı. Futbolla çok ilgili olmamakla birlikte o zamanlar Galatasaray’ı tutan ben, Lucescu’yu efendi, futboldan başka şeyle ilgilenmeyen, yani işini iyi yapmaya çalışan bir adam olarak takdir ederdim.
Sonra sıra Süreyya Ayhan’a, yüzde yüz yerli imalat olan, dünya çapında atlet olmaya namzet nadir sporcularımızdan birine geldi. Millet olarak onu pamuklara sarmamız gerekirken, Süreyya’ya karşı da en büyük taşı kim atacak kampanyasını başlatmıştık. Kampayanın en ön safında kimin olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Sonunda gülen Hıncal’lar oldu maalesef. Elbette kimse zorlamadı Süreyya Ayhan’ı doping almaya, o kendi kendini bitirdi. Ama yanında tek bir insanın desteğiyle o kadar zor bir işin altına girmiş olmanın ve bir yandan da hakkındaki suçlamalara göğüs germeye çalışmanın yarattığı psikolojik baskıyı göz önünde bulundurmak lazım.
Bu altı yıllık arada daha kimbilir hangi güzel insanları aldı atış alanına onu bilmiyorum ama şimdi de Defne’ye saldırdı. Ölüsüne hem de. Ve aynen Süreyya Ayhan’a yaptığı gibi, özel hayattan vurdu. Ve de aklı sıra, Defne’nin kocasıyla empati kurarak yaptı bunu. Sen kimsin be Hıncal tanımadığın bir adamla empati kuruyorsun ? Belli ki senin ilişki ve ahlâk anlayışına göre o adam, büyük bir ahlâksızlık yapmak üzereyken cezasını bulan karısının cenazesine bile gitmemeliydi. Halbuki cenaze fotoğraflarında gördüğümüz adamın içi yanıyor ama, namusunun gitmesinden değil, 36 yaşındaki karısını ne kendisinin ne de minicik evlatlarının bir daha asla geri kazanamayacak olmasından.
Elinde olsa, ah elinde olsa… Belki de karısının o evden bir başka adamın spermleriyle « kirlenmiş » ve canlı çıkmasını tercih ederdi o adamcağız. « Temiz » ama cansız olarak değil… Bu, ölümün karşısında bile kadının cinselliğinden ibaret o namus belasını aklına getirebilen yobazların asla anlayamayacağı bir duygu.
Astım hastası bu kadıncağız, hastalığının kendisini bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde ölüme götürebileceğini biliyor muydu, doktorları ona anlatmış mıydı ? Çantasında ilaçlarını taşımanın ötesinde, nelerden kaçınması, nelere dikkat etmesi gerektiğinden haberdar mıydı ? Ben kendi adıma, kuzenim 32 yaşında, güpegündüz nefessiz kalıp öldüğünde öğrenmiştim bu hastalığın, insanın arada bir nefes almasını zorlaştırarak hayat kalitesini düşürmekle kalmayabildiğini. Defne’nin ölmesine üzülmenin dışında, toplum olarak sormamız gereken sorular ve bu musibetten çıkartabileceğimiz dersler bunlar olabilir sadece. Sonra da onun yokluğundan hakikaten içi yananlara sabır dilemek, bu kadar güzel bir insanın ailesi oldukları için şanslı olduklarını hatırlatmak...
Bir kadının gencecik yaşta ölmesi karşısında « oh oldu » diyebilen Hıncal’ın zihniyetinin, kendi kızının öldürülmesine cevaz veren namus canilerininkinden ne farkı var ? Onları gönül rahatlıgıyla yobaz ve cahil olarak adlandırıp ortalıgı birbirine katan şeherlilerimiz, namus belasının sadece kırsaldaki o kızların tepesinde sallanmadığını görsün artık.
Aslı Sümer