Adını unuttum. Aslında belki de hiç bilmedim adını. Paris’in o şık mahallesinin göbeğinde, o mahallenin hiç alışkın olmadığı türdeki bağırış çığırış içinde anlamamıştım galiba ne dediğini.
İsrail’in Mavi Marmara’yı fethettiği gün benim çalışmadığım Pazartesi’ye denk gelmişti. Sabah ne yapacağını bilmez bir halde internet başında oradan oraya « zapladıktan » sonra bir pankart hazırlayıp evden attım kendimi. Bütün öğleden sonra elimde pankartımla dolaştım Paris’in sokaklarında ve bir kaç kişiden cesaret verici onaylama hareketleri görmedim değil.
Akşamüstü metroda pankartımı görülecek şekilde önüme koyup kafamı da bezgin bezgin pencereye dayadığım esnada karşımdaki iki insanın benim pankartıma baktıktan sonra yorum yaptıklarını fark ettim. Birbirlerini tanımıyorlardı ama aynı şeyi düşünüyorlardı. Ne söylediklerini duymak istiyordum ama bir taraftan da « yine buldu teröristler Israil’e saldırmanın bir bahanesini » gibi yorumlar işitmekten ödüm patlıyordu. Parizyen ölçülülüğüyle, sakin sakin konuştukları için hangi tarafta olduklarını bir türlü anlayamıyordum. Ta ki O, yanındaki kendisinden daha genççe adamın başıyla onayladığı “benim asıl bir türlü anlayamadığım, kendileri onca acı çekmiş olanların başka bir halka bunu nasıl yapabildiği” cümlesini edene kadar. Kuul takılmaya, ne kadar sevindiğimi belli etmemeye ve konuştuklarıyla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapmaya devam ettim. Az sonra tren Roosevelt durağına yaklaştığında inmek için kapıya doğru seyrettiğimde teyze bana nereye gittiğimi sordu. İsrail büyükelçiliğinin önünde gösteri olduğunu öğrendikten sonra sadece bir kaç saniyelik bir tereddüt yaşadı ve - ki o da, tereddütten ziyade, az evvelki sohbet arkadaşını yanına çekebilme gayretiydi muhtemelen- "ben de geliyorum" diye indi metrodan benimle. Heyecanlıydı. Bu kadar kısa zamanda bir gösteri organize edilebilmesini hayretle ve hayranlıkla karşılıyordu. Çantasından düz ayakkabılarını çıkartıp giydi ayağına.
Metronun çıkışına doğru yürürken bana miltanlığının taa Cezayir’in bağımsızlığına uzandığını anlattı. Sevincim iyice arttı. Demek ki insan 7’sinde neyse 70’inde de odur ifadesi ille de kalın kafalılığa işaret etmek zorunda değil. Demek ki ezilenleri savunmak konusunda tutarlı olmak o kadar da zor değil. “Metro Charonne’daydım ben” diye gururla kurduğu cümlenin neye tekabül ettiğini aşağı yukarı tahmin etmekle birlikte, eve gittiğimde hemen kontrol edip öğrendim ki, 1962’nin şubat ayında, 9 protestocunun polisçe öldürülmesi olayından bahsediyormuş.
Polisler kordonu delip büyükelçiliğin önüne gitmeye çalışan gruba ilk göz yaşartıcı bombayı attığında herkes gibi geriye doğru kaçarken suratında muzip bir ifade vardı. Belli ki çok uzun zamandır yaşamamıştı bu ânı. Bu yaşta polislerle “çatışmaktan” gururluydu tahminen. Arkalarda duran ılımlılar olarak bizler, geriye doğru koşan ön saf göstericilerine kağıt mendil tedarik ederek görevimizi yerine getirdik.
Bir ara bana:”kocam gelmez gösterilere. O da çok eleştiriyor bunları ama gelmez” dedi. “Ah, benim kocamın ne kadar eleştirel olduğu bile şüpheli” dediğimde “biz 33 senedir evliyiz. Başta biraz ırkçıydı. Vallahi bak” diye cevap verdi bana. Birbirimize bakıp gülümsedik. Neler yoktu ki o gülümseyişlerde…
Bir ara, ertesi gün Dışişleri Bakanlığı'nın önünde gösteri olacağı anonsu yapıldı. Kulakları iyi duyamadığından, emin olmak ve ertesi günkü görevini ihmal etmemek üzere ısrarla bana sordu. Bir saat kadar kaldığı gösteriden ayrılırken bana “yarın orada ararım sizi” dedi. Ertesi günkü gösteriye gitmedim.
Gösteri esnasında en az dört kişi yanıma gelip pankartla fotoğrafımı çekip çekemeyeceğini sordu bana (bütün sabah uğraşmıştım o pankartı yazmak için). Her seferinde pankartın bir ucundan tutup benimle beraber poz verdi teyzem. O anda, çektikleri fotoğrafı bana göndermelerini ya da en azından birilerinden, benim cep telefonumla bir fotoğraf çekmelerini istemek gelmedi aklıma. Sonradan internette biraz aradım, belki bir gazetenin, derginin ya da bir blogun sayfasında rastlarım bir fotoğrafımıza diye ama nâfile. Teyzemle kısa dostluğumuzun kaydını bulacağım yer Mossad arşivleri olsa gerek.
Aslı Sümer
3 Haziran 2010
Not: Şimdi bloga koymak için yazıyı yazdığım tam tarihi kontrol ederken fark ettim ki 31 Mayıs’ta gerçekleşmiş bu gösteri. Artık benden bağımsızlığını kazanmak için günleri sayan oğlumun benim bedenimde başlayan hayatının ilk gününe denk geliyor bu. İlk karıştığı kalabalığın bir iş toplantısı, konser, maç, alışveriş merkezi ya da pazaryeri değil de siyasi bir gösteri olması ne hissettirecek acaba ona ileride? Çok merak ediyorum…
No comments:
Post a Comment