Bir buçuk aydır yazmamışım hiçbir şey. O bir buçuk ay içinde çok önemli şeyler oldu. Aslında en önemli şey oldu. Yani ben hayatımda vuku bulmuş olan en önemli şey: Sinan doğdu.
İlk başlarda bulutların üzerindeydim ve bu bu ruh halini hiç bir şeyin kirletmesini istemiyordum. Vincent hastaneye her gün Libya’dan haberler getiriyordu. İsyancılar şu şehri aldı, bu şehri aldı diye. O keyifle anlatıyordu tabii ama ben hem ilgilenmek istemediğimden hem de bunların aslında hiç de iyi şeylerin habercisi olmadığını sezinlediğimden sıkıntıyla dinliyordum onu. Nitekim korktuğum oldu işte. Libya’da savaş. Yine ABD+Britanya ve bu sefer en bir hevesli bizim iğrenç Sarko’nun Fransa’sı. Kanımca Irak’ın işgalinden hiçbir farkı yok bunun. Bir o kadar mesnetsiz, bir o kadar ikiyüzlü, bir o kadar petrol derdine... Ve de Fransa kamuoyunda tık yok. Tek bir gösteri yok. İnsanlar samimiyetle inanıyor Sarko’nun insaniyet meraklısı olabileceğine. Birazdan bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir not yazmaya başlayacağım.
Sonra Türk televizyonunu açtığımda, silahsız gösteride üzerine her türlü gazı yiyip, bacağından yaralandıktan sonra çıldıran Sabahat Tuncel’in polisin üzerine saldırma sahnesini defalarca lanetleyerek veren haberler çıkıyor karşıma. Medyanın her fırsatta BDPli’leri parmakla gösterip her “hatalarını” sömürmek suretiyle Kürt düşmanlığını gazlamaya nasıl meraklı olduğunu unutuveriyorum Türkiye’den uzaktayken. Böyle karşıma çıkıyor işte.
Sonra, samimiyetle belbağladığım Ergnekon davasını sulandırılmasının en son ve en çirkin sahnesi : meslek ahlakından asla ödün vermediği bir sürü meslekdaşı tarafından teslim edilen gazeteci Ergenekoncu diye tutuklanıyor ve kitabı her yerde toplatılıyor !
Ha bir de nükleer var. Last but not the least! Japonya gibi, teknoloji konusunda en ileri noktadaki bir ülke nükleer karşısında çaresizce çırpınırken, Türkiye kararlı şekilde ilerliyor nükleere doğru. Sarko da bütün dünyaya nükleer satmaya devam ediyor. Japonya’daki felâketin uzun vadeli sonuçlerını sonuçlarını şu anda bilmemiz mümkün değil.
Yıllarca bu korkunç dünyaya çocuk getirmek aymazlıktır, bencilliktir, sorumsuzluktur dedim durdum. Dediğimden dönmüş değilim. Hele de korkunçluklar, bu kadar alıp başını yürümüşken...
Ama minik bir canın bu korkunç dünyadaki en büyük mutluluk kaynağı olduğunun farkında değildim. Gülümsemeye başladı Sinan. Bazen kendisiyle sohbet edince tatlı tatlı bakıyor ve gülüyor. O gülümseme hep orada kalsın bebeğim. Annen senin bu dünyanın çirkinliklerine maruz kalmaman için elinden geleni yapacak. Kendi nefesinin ya da dünyanın sonuna kadar...
No comments:
Post a Comment