Thursday, May 31, 2012

Onurlu Yaşama Hakkı için Kürtaj’da Geriye Gidişe Hayır!

Kürtaja karşı ya da taraftar olmak, [bebeğin] yaşam hakkıyla [kadının] seçim hakkı arasında kullanılan tercihin bir sonucudur. Ben, amasız, lâkinsiz kadının seçim hakkını savunuyorum.

Uç bir örnekle başlayayım: iradesi dışında hamile kalmış ama, hamileliğini devam ettirmemek konusunda şu ya da bu sebeple, kesinlikle kararlı bir kadın varsayalım. Doğuracağıma kendimi öldürürüm diyor ve son derece de kararlı. Kürtajı yasaklayan bir toplumun önünde iki seçenek vardır : birincisi kadının (ve tabii müstakbel bebeğin) ölmesine göz yummak ; ikincisiyse kadını bir kaç ay boyunca zorla bir yatağa bağlayıp, zamanı gelince de doğurtmak.

Bu örnek uç olmakla birlikte, aslında bir ceninin bebeğe dönüşmesinin olmazsa olmaz koşulunun, bir kadının anneye dönüşmesi olduğunu anlatıyor. Yani boyutu ne olursa olsun (örneğin, kadının hamileliğini öğrenip de sonlandırmak istiyorsa aksiyona geçebileceği gayet uygun bir hafta olan yedinci haftada cenin yaklaşık 10 milimetre boyundadır), bir cenin, bir kadının vücudunun içinde olduğu sürece ve tabii ki ondan ayrıldığında yaşayabilir hâle gelene kadar toplumun bir şeyi falan değildir, o kadının tasarrafu, iradesi ve arzusuna tâbidir. Bunun aksini savunan “toplum” o kadının bedeninin hamilelik süresince esir almayı da tabii görüyor demektir.

Öte yandan, eğer kadının asli işlev ve görevinin annelik olduğuna inanmıyorsanız, (inanıyorsanız zaten yorulmayın bu yazıyı okuyacağım diye) bu örnek çok da uç olmayabilir. Yani kadının doğurmak yerine ölmeyi seçmesi abartılı olsa da, çocuk sahibi olma fikri pek çok kadında korkunç bir sıkıntı ve çaresizlik yaratabilir. Belki çok genç olduğu ve hayatına girecek bir çocuk bütün hayatını alt üst edeceği için ; belki hayata ve dünyaya dair derin (ve hiç de mesnetsiz olmayan) bir karamsarlığa sahip olduğu için; belki maddi yoksunluklardan dolayı doğacak olan çocuğa onurlu bir hayat sağlaması imkansız olduğundan; belki sperm sahibinden nefret ettiği, onu kendisine ömür boyu bağlayacak bir çocuk fikrine tahammül edemediği için ; belki, ailesinin bir cinsel hayatının olduğunu öğrenmesi, ömrü boyunca ona sıkıntı vereceği için ; belki de dört ay sonra ömrü boyunca hayalini kurduğu filmde oynamaya başlayacağı için.

Hal böyleyken, fasülye büyüklüğündeki bir varlığı korumak adına o kadının sıkıntısını yok saymak zulüm değilse nedir ?

Bilimum kürtaj karşıtı gerekçeyi hiç durmadan tedavüle sokmak, kürtaj sebebiyle hem fiziksel hem de ruhsal sıkıntıya girmiş kadınların suçluluk duygusunu körüklemekten başka işe yaramaz.

E ama 6 aylık hamilelikte bile mi kürtajı savunacaksın itirazlarına karşı da şunu söyleyeyim: zaten hamileliğini devam ettirmek istemeyen bir kadın, mümkün olan en hızlı şekilde kürtajını olur ve de hamileliğinin beş ya da altıncı ayına ulaşmayı beklemez. Ha tabii eğer kürtaj serbest değilse, uygun doktoru, parayı ya da ülkeyi bulmak çok daha uzun zaman alabilir!

Zaten yasaklamayla istenmeyen hamileliklerin de, kürtajın da önüne geçilmez. Olacak olan, yasağa rağmen operasyonları gerçekleştirme riskini alan doktorların tarifelerini beş katına çıkarması, denetimin ortadan kalkması ve dolayısıyla kadınların sağlıklarının tehlikeye girmesi ve tabii kürtaj turizmi diye bir iş alanın ortaya çıkması olacaktır (komşumuz Yunanistan’ın ekonomisine destek oluruz böylelikle belki).

Yani insanlar daha çok sıkıntıya girecek, daha çok stres olacak, daha çok para verecek, daha çok risk alacak, daha çok sakatlanacak, daha çok ölecek… Peki kürtaj olamayan, istemedikleri, taşıyamayacakları hamileliklere mecbur bırakılan kadınlar ne olacak ? Namus cinayeti diye bir kavramın var olduğu, kadınların evlilik dışı cinsel ilişkiye girmesinin hâlen geniş kitlelerce büyük bir suç sayıldığı bu ülkede, kürtaj olamadığı için evlilik dışı ilişkiye girdiğini herkese açıkça ilan eden kadınlar ne olacak ? Herkesin, kimi neyle suçlasam diye tetikte beklediği bir toplumda, o kadınlar ; ölmezlerse, ömür boyu bu büyük suçun hesabını vermeyecekler mi herkese ? Ya o « günah bebeleri » ? Hele bi akıllı, uslu çocuklar olmasınlar, onlara da hatırlatılmaz mı zaten ne mal oldukları. 

Peki ya kürtaj parasını denkleştiremediği için dördüncü çocuğunu doğurmak zorunda kalan inşaat işçisinin karısı ? Bir kereliğine kürtaj parasını vermeyen Rab, bebeğin rızkını yıllarca verir değil mi ?  [Recep Akdağ’ın konuyla ilgili görüşlerini okuduktan sonra, sorunun biraz da, Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğiyle, AKP’lilerin ideal toplum, ideal ahlak kriterleri arasındaki fark olduğunu anladım. Kürtajın yasak olduğu ülkeler bulunduğunu hatırlatan Akdağ, söz konusu Katolik ülkelerdeki cinsel kültürün de, kürtaja bakışın da bizimkinden bambaşka olduğunu gözünden kaçırıyor. Brezilya ya da Polonya’da genç bir kız hamile kaldığında, kürtaj olmayı kolay kolay aklına bile getirmez, zaten habitusunda yoktur bu. Öte yandan baba adayı durumu kabullenmese bile, kızın ailesi o bebeği sahiplenir ve hayatlarına normal şekilde devam ederler. Akdağ ve Erdoğan, herhalde Türkiye’de evlilik dışı cinsel ilişkinin çok da yaygın olmadığını zannediyorlar. Yoksa ortalığın “zina bebekleri” ve “fahişe annelerle” dolup taşmasını mı arzuluyorlar? Bu, sadece iktisadi değil, toplumsal anlamda da gayet liberal olduklarını göstermenin bayağı acaip br yolu mu ?]

Ayrıca, «ceninin yaşama hakkı » gibi bir gerekçeyle kürtajı fiilien yasaklayan bir yasama getirilecekse eğer (çünkü dendiği gibi dört hafta düşünüyorlarsa, bu fiilen yasaklama demektir, dört haftada eczaneden alınan test bile doğru sonuç vermez) o kanunda ama hükümlerinin de yer almaması gerekir. Yani ortada tecavüz varsa o zaman kürtaja izin veririz gibi sulandırmalar, o yaşama hakkı gerekçesiyle son derece çelişkili olur. Tecavüz sonucu bir rahme yerleşmiş cenin, aşkla yerleşmiş olandan daha az cenin değildir. Büyürse sakat bir insana dönüşecek olan cenin de öyle. Onun niye yaşama hakkı olmayacakmış ki? Hatta bu durumda tutarlılık, hamileliğin çeşitli aşamalarında bebeğin tespit edilebilir sakatlıklara sahip olup olmadığını anlamak (ve dolayısıyla gerekirse bebeği aldırmak) için yapılan testlerin yasaklanmasını da gerektirecektir. [Bunu yazdıktan sonra, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, “tecavüze uğrayan kadınlar doğursun, gerekirse devlet bakar” sözünü gördüm. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, “bütün kürtajlara hayır, tecavüz sonucu olana evet” duruşundan daha tutarlı buluyorum bunu. Eğer yaşama hakkı adına kürtaja karşıysanız, hepsine karşı olmanız lazım. Yalnız, Sayın Akdağ kendisini İsveç’in Sağlık Bakanı sanıyor herhalde. Nasıl bakacak devlet o çocuğa? Yani hangi parayla, hangi personelle, hangi imkanla? Devletimiz elindeki çocuklara gül gibi bakıyor da biz mi haksız yere karalıyoruz? Tayyip Erdoğan’ın 3 çocuk”çıkışında da aynı şeyi düşünmüştüm. Bu AKP’lilerde acaip bir kendine güven var, zannedersiniz 16. yüzyılda Topkapı Sarayı’ndalar! Hamileliklerin yüzde onunun kürtajla sonuçlandığını belirten ve bu rakamın çok yüksek olduğunu ima eden Akdağ keşke doğumla sonuçlanan yüzde doksana odaklansa, onların insanca yaşama koşullarına ulaşması için çabalasa]. [İki parantez üst üste, iyice acaip bir yazı oldu bu ama bunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Akdağ’ın, benim tutarlı bulduğum bu çıkışı üzerine twitter üzerinden koparılan kıyamet, kürtaj taraftarlarının da aslında tartışmayı hiç de doğru şekilde yürütmediğinin kanıtlarından. Tartışmanın göbeğinde olması gereken tam da, yaşama hakkı ve seçme hakkına dair hem felsefi hem de sosyolojik argümanlardır. “Ya tecavüz?” diye dile getirilen durum, kürtajların binde birine bile denk gelmiyor olsa gerek, çünkü ilişkiden 24 ilâ 72 saat sonra alınan ertesi gün hapı, zaten gebeliğin önüne geçiyor. O yüzden, Akdağ’ın o cümlesine odaklanmak yerine tüm  söylemini ve “yaşama hakkı”nı eleştiri konusu yapmak çok önemli.]

Ben diyorum ki, madem ki, saygıdeğer devlet büyüklerimiz, ceninlerin büyümesinin engellenmesi bu kadar kanınıza dokunuyor (ki bu konuda anlaşıyoruz. Siz cenini yok ettiği için, bense kadına verdiği zarardan dolayı, kürtajın asgariye indirilmesini arzuluyoruz), istenmediği durumlarda spermlerin canine dönüşmesinin, yani kürtaja gidecek olan hamileliklerin engellenmesi için kolları sıvayın.
 Keşke, yıllarca evvel, korunmayı bilseydim ve ömrümün tek genel anestezisini, bir kürtaj sebebiyle almak zorunda kalmasaydım. Eğer devlet, cinsel korunma yöntemlerini gençlere öğretme ve gerekli araçları tedarik etme işini üstlenirse, benim durumumda olan pek çok kadın istemediği hamileliklerden ve tabii kürtajdan ve korunabilir [Recep Akdağ, kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılmasından şikayet ederken bu soruma da cevap vermiş ve Türkiye’de herkesin aile hekimi bulunduğunu, doğum planlama yöntemlerinin ücretsiz dağıtıldığını vurgulamış. İşte yine İsveç sendromu. Ben, bir kaç ay evvel annemi aile hekimine götürdüm ilk ve de son kez. Neden o şarlatanı bir daha asla ziyaret etmeyeceğim şimdi konu dışı, ama Türkiye’de doğum kontrol yöntemlerinin yeterince iyi bilindiğine inanmak bayağı zor].

Eğer şimdi hayal ettikleri mevzuat yürürlüğe girerse, benim durumumda olan binlerce kadın (ve erkek), hayatlarında yeterince sıkıntı yokmuş gibi, çok daha fazlasını çekecek demektir. 

Neden? Fasulye, bilemedin ceviz büyüklüğündeki bir cenini korumak için!

No comments:

Post a Comment