Kürtaja karşı ya da taraftar olmak, [bebeğin] yaşam hakkıyla [kadının] seçim
hakkı arasında kullanılan tercihin bir sonucudur. Ben, amasız, lâkinsiz kadının
seçim hakkını savunuyorum.
Uç bir örnekle başlayayım: iradesi dışında hamile kalmış ama, hamileliğini
devam ettirmemek konusunda şu ya da bu sebeple, kesinlikle kararlı bir kadın varsayalım.
Doğuracağıma kendimi öldürürüm diyor ve son derece de kararlı. Kürtajı yasaklayan bir toplumun önünde iki seçenek vardır : birincisi kadının
(ve tabii müstakbel bebeğin) ölmesine göz yummak ; ikincisiyse kadını bir
kaç ay boyunca zorla bir yatağa bağlayıp, zamanı gelince de doğurtmak.
Bu örnek uç olmakla birlikte, aslında bir ceninin bebeğe dönüşmesinin
olmazsa olmaz koşulunun, bir kadının anneye dönüşmesi olduğunu anlatıyor. Yani
boyutu ne olursa olsun (örneğin, kadının hamileliğini öğrenip de sonlandırmak
istiyorsa aksiyona geçebileceği gayet uygun bir hafta olan yedinci haftada
cenin yaklaşık 10 milimetre boyundadır), bir cenin, bir kadının vücudunun
içinde olduğu sürece ve tabii ki ondan ayrıldığında yaşayabilir hâle gelene
kadar toplumun bir şeyi falan değildir, o kadının tasarrafu, iradesi ve arzusuna tâbidir. Bunun aksini savunan “toplum” o kadının bedeninin hamilelik
süresince esir almayı da tabii görüyor demektir.
Öte yandan, eğer kadının asli işlev ve görevinin annelik olduğuna
inanmıyorsanız, (inanıyorsanız zaten yorulmayın bu yazıyı okuyacağım diye) bu
örnek çok da uç olmayabilir. Yani kadının doğurmak yerine ölmeyi
seçmesi abartılı olsa da, çocuk sahibi olma fikri pek çok kadında korkunç bir
sıkıntı ve çaresizlik yaratabilir. Belki çok genç olduğu ve hayatına girecek
bir çocuk bütün hayatını alt üst edeceği için ; belki hayata ve dünyaya
dair derin (ve hiç de mesnetsiz olmayan) bir karamsarlığa sahip olduğu için;
belki maddi yoksunluklardan dolayı doğacak olan çocuğa onurlu bir hayat
sağlaması imkansız olduğundan; belki sperm sahibinden nefret ettiği, onu
kendisine ömür boyu bağlayacak bir çocuk fikrine tahammül edemediği için ;
belki, ailesinin bir cinsel hayatının olduğunu öğrenmesi, ömrü boyunca ona
sıkıntı vereceği için ; belki de dört ay sonra ömrü boyunca hayalini kurduğu
filmde oynamaya başlayacağı için.
Hal böyleyken, fasülye büyüklüğündeki bir varlığı korumak adına o kadının
sıkıntısını yok saymak zulüm değilse nedir ?
Bilimum kürtaj karşıtı gerekçeyi hiç durmadan tedavüle sokmak, kürtaj
sebebiyle hem fiziksel hem de ruhsal sıkıntıya girmiş kadınların suçluluk
duygusunu körüklemekten başka işe yaramaz.
E ama 6 aylık hamilelikte bile mi kürtajı savunacaksın itirazlarına karşı
da şunu söyleyeyim: zaten hamileliğini devam ettirmek istemeyen bir kadın,
mümkün olan en hızlı şekilde kürtajını olur ve de hamileliğinin beş ya da altıncı
ayına ulaşmayı beklemez. Ha tabii eğer kürtaj serbest değilse, uygun doktoru,
parayı ya da ülkeyi bulmak çok daha uzun zaman alabilir!
Zaten yasaklamayla istenmeyen hamileliklerin de, kürtajın da önüne
geçilmez. Olacak olan, yasağa rağmen operasyonları gerçekleştirme riskini alan
doktorların tarifelerini beş katına çıkarması, denetimin ortadan kalkması ve
dolayısıyla kadınların sağlıklarının tehlikeye girmesi ve tabii kürtaj turizmi
diye bir iş alanın ortaya çıkması olacaktır (komşumuz Yunanistan’ın ekonomisine
destek oluruz böylelikle belki).
Yani insanlar daha çok sıkıntıya girecek, daha çok stres olacak, daha çok
para verecek, daha çok risk alacak, daha çok sakatlanacak, daha çok ölecek…
Peki kürtaj olamayan, istemedikleri, taşıyamayacakları hamileliklere mecbur bırakılan
kadınlar ne olacak ? Namus cinayeti diye bir kavramın var olduğu, kadınların
evlilik dışı cinsel ilişkiye girmesinin hâlen geniş kitlelerce büyük bir suç
sayıldığı bu ülkede, kürtaj olamadığı için evlilik dışı ilişkiye girdiğini
herkese açıkça ilan eden kadınlar ne olacak ? Herkesin, kimi neyle
suçlasam diye tetikte beklediği bir toplumda, o kadınlar ; ölmezlerse,
ömür boyu bu büyük suçun hesabını vermeyecekler mi herkese ? Ya
o « günah bebeleri » ? Hele bi akıllı, uslu çocuklar
olmasınlar, onlara da hatırlatılmaz mı zaten ne mal oldukları.
Peki ya kürtaj
parasını denkleştiremediği için dördüncü çocuğunu doğurmak zorunda kalan inşaat
işçisinin karısı ? Bir kereliğine kürtaj parasını vermeyen Rab, bebeğin
rızkını yıllarca verir değil mi ? [Recep Akdağ’ın konuyla ilgili
görüşlerini okuduktan sonra, sorunun biraz da, Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğiyle,
AKP’lilerin ideal toplum, ideal ahlak kriterleri arasındaki fark olduğunu
anladım. Kürtajın yasak olduğu ülkeler bulunduğunu hatırlatan Akdağ, söz konusu
Katolik ülkelerdeki cinsel kültürün de, kürtaja bakışın da bizimkinden bambaşka
olduğunu gözünden kaçırıyor. Brezilya ya da Polonya’da genç bir kız hamile
kaldığında, kürtaj olmayı kolay kolay aklına bile getirmez, zaten habitusunda yoktur bu. Öte yandan baba
adayı durumu kabullenmese bile, kızın ailesi o bebeği sahiplenir ve hayatlarına
normal şekilde devam ederler. Akdağ ve Erdoğan, herhalde Türkiye’de evlilik
dışı cinsel ilişkinin çok da yaygın olmadığını zannediyorlar. Yoksa ortalığın “zina
bebekleri” ve “fahişe annelerle” dolup taşmasını mı arzuluyorlar? Bu, sadece
iktisadi değil, toplumsal anlamda da gayet liberal olduklarını göstermenin
bayağı acaip br yolu mu ?]
Ayrıca, «ceninin yaşama hakkı » gibi bir gerekçeyle kürtajı
fiilien yasaklayan bir yasama getirilecekse eğer (çünkü dendiği gibi dört hafta
düşünüyorlarsa, bu fiilen yasaklama demektir, dört haftada eczaneden alınan
test bile doğru sonuç vermez) o kanunda ama hükümlerinin de yer almaması gerekir.
Yani ortada tecavüz varsa o zaman kürtaja izin veririz gibi sulandırmalar, o
yaşama hakkı gerekçesiyle son derece çelişkili olur. Tecavüz sonucu bir rahme
yerleşmiş cenin, aşkla yerleşmiş olandan daha az cenin değildir. Büyürse sakat
bir insana dönüşecek olan cenin de öyle. Onun niye yaşama hakkı olmayacakmış
ki? Hatta bu durumda tutarlılık, hamileliğin çeşitli aşamalarında bebeğin
tespit edilebilir sakatlıklara sahip olup olmadığını anlamak (ve dolayısıyla gerekirse
bebeği aldırmak) için yapılan testlerin yasaklanmasını da gerektirecektir. [Bunu
yazdıktan sonra, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, “tecavüze uğrayan kadınlar
doğursun, gerekirse devlet bakar” sözünü gördüm. Yukarıda da ifade ettiğim
gibi, “bütün kürtajlara hayır, tecavüz sonucu olana evet” duruşundan daha
tutarlı buluyorum bunu. Eğer yaşama hakkı adına kürtaja karşıysanız, hepsine
karşı olmanız lazım. Yalnız, Sayın Akdağ kendisini İsveç’in Sağlık Bakanı
sanıyor herhalde. Nasıl bakacak devlet o çocuğa? Yani hangi parayla, hangi
personelle, hangi imkanla? Devletimiz elindeki çocuklara gül gibi bakıyor da
biz mi haksız yere karalıyoruz? Tayyip Erdoğan’ın 3 çocuk”çıkışında da aynı
şeyi düşünmüştüm. Bu AKP’lilerde acaip bir kendine güven var, zannedersiniz 16.
yüzyılda Topkapı Sarayı’ndalar! Hamileliklerin yüzde onunun kürtajla
sonuçlandığını belirten ve bu rakamın çok yüksek olduğunu ima eden Akdağ keşke doğumla
sonuçlanan yüzde doksana odaklansa, onların insanca yaşama koşullarına ulaşması
için çabalasa]. [İki parantez üst üste, iyice acaip bir yazı oldu bu ama bunu
da belirtmeden geçemeyeceğim: Akdağ’ın, benim tutarlı bulduğum bu çıkışı
üzerine twitter üzerinden koparılan kıyamet, kürtaj taraftarlarının da
aslında tartışmayı hiç de doğru şekilde yürütmediğinin kanıtlarından. Tartışmanın
göbeğinde olması gereken tam da, yaşama hakkı ve seçme hakkına dair hem felsefi
hem de sosyolojik argümanlardır. “Ya tecavüz?” diye dile getirilen durum,
kürtajların binde birine bile denk gelmiyor olsa gerek, çünkü ilişkiden 24 ilâ
72 saat sonra alınan ertesi gün hapı, zaten gebeliğin önüne geçiyor. O yüzden,
Akdağ’ın o cümlesine odaklanmak yerine tüm söylemini ve “yaşama hakkı”nı eleştiri konusu
yapmak çok önemli.]
Ben diyorum ki, madem ki, saygıdeğer devlet büyüklerimiz, ceninlerin
büyümesinin engellenmesi bu kadar kanınıza dokunuyor (ki bu konuda anlaşıyoruz. Siz cenini yok ettiği için, bense kadına verdiği zarardan dolayı, kürtajın
asgariye indirilmesini arzuluyoruz), istenmediği durumlarda spermlerin canine
dönüşmesinin, yani kürtaja gidecek olan hamileliklerin engellenmesi için
kolları sıvayın.
Keşke, yıllarca evvel, korunmayı bilseydim ve ömrümün tek genel
anestezisini, bir kürtaj sebebiyle almak zorunda kalmasaydım. Eğer devlet,
cinsel korunma yöntemlerini gençlere öğretme ve gerekli araçları tedarik etme
işini üstlenirse, benim durumumda olan pek çok kadın istemediği hamileliklerden
ve tabii kürtajdan ve korunabilir [Recep Akdağ, kürtajın bir doğum kontrol
yöntemi olarak kullanılmasından şikayet ederken bu soruma da cevap vermiş ve
Türkiye’de herkesin aile hekimi bulunduğunu, doğum planlama yöntemlerinin
ücretsiz dağıtıldığını vurgulamış. İşte yine İsveç sendromu. Ben, bir kaç ay
evvel annemi aile hekimine götürdüm ilk ve de son kez. Neden o şarlatanı bir
daha asla ziyaret etmeyeceğim şimdi konu dışı, ama Türkiye’de doğum kontrol
yöntemlerinin yeterince iyi bilindiğine inanmak bayağı zor].
Eğer şimdi hayal ettikleri mevzuat yürürlüğe girerse, benim durumumda olan
binlerce kadın (ve erkek), hayatlarında yeterince sıkıntı yokmuş gibi, çok daha
fazlasını çekecek demektir.
Neden? Fasulye, bilemedin ceviz büyüklüğündeki bir cenini korumak için!
No comments:
Post a Comment