Sevgili dostlar,
Çok kısa ve dolayısıyla çok öz birkaç lafım var, çünkü kışa hazırlık yüzünden işimiz başımızı aşmış vaziyette burada: kesilecek odunlar, malçlanacak bitki ve ağaçlar vb.-. Sizin yorumlarınızın tamamına da Lieux communs’un tezlerinin çoğuna da (sadece son cümle, “batıcılığı” yüzünden bana biraz zayıf geliyor: Asya’da, Afrika’da veya Latin Amerika’da da, gerçek halkçı özgürlük kültürleri kesinlikle var) hâliyle katılıyorum.
Çok kısa ve dolayısıyla çok öz birkaç lafım var, çünkü kışa hazırlık yüzünden işimiz başımızı aşmış vaziyette burada: kesilecek odunlar, malçlanacak bitki ve ağaçlar vb.-. Sizin yorumlarınızın tamamına da Lieux communs’un tezlerinin çoğuna da (sadece son cümle, “batıcılığı” yüzünden bana biraz zayıf geliyor: Asya’da, Afrika’da veya Latin Amerika’da da, gerçek halkçı özgürlük kültürleri kesinlikle var) hâliyle katılıyorum.
“Sarı
yelekliler” hareketi (yeri gelmişken: Solun
Esrarları
kitabımda örneğini verdiğim, halktan gelen yaratıcılığa güzel
bir örnek) bir anlamda “Gece ayakta”nın tam tersi. Bu son
bahsettiğim hareket, çok basitleştirirsem, öncelikle tüm politik
dikkati sadece Wall Street’in ve meşhur “% 1”in iktidarına
-çok belirleyici olsa da- yönlendirerek radikal Sistem eleştirisini
etkisiz hâle getirmek üzere “% 10”dan (başka bir deyişle,
modern kapitalizmin teknik, politik ve “kültürel” yönetimini
üstlenenler veya üstlenmeye namzet olanlar) gelme -ve burjuva
basınının büyük kısmınca da desteklenen- bir girişimdi.
Sonuç olarak, Mitterand
döneminden beri hem solun hem de aşırı solun (ve özellikle
de Regards, Politis, NP“A”*, Paris VIII
üniversitesi gibi en açıkça karşı-devrimci ve halk karşıtı
kesimlerinin) liberal yöneticilerini içinden çıkartan en önemli
kesim olan bu çok devingen ve aşırı tahsilli şehirlilerin -gerçi
bu yeni orta sınıfların içindeki bir azınlık da şurada burada
belli bir “prekerleşme” ile tanışmaya başlıyor- bir isyanı
idi. Bu örnekteyse aksine, sol sömürücülerle sağ sömürücüler
arasında tercih yapmayı reddedecek düzeydeki bir devrimci bilinçle
(oranın Clémentine Autain’leri ve Benoit Hamon’ları son derece
vaatkâr bu hareketi, halk tabanından peyderbey kopartarak gömmeyi
başarana kadar, Podemos da 2011’de ilk başta böyleydi) isyan
edenler Christophe Guilluy’nun çözümlediği gibi (bu arada ne
hikmetse, başka soytarıların yanı sıra Keynes bozması
Besancenot’dan yer kalmayan televizyondaki talk-showlarda onu hiç
görmüyoruz), alttakiler.
Guillaume Pitron’un Kıt
Metaller Savaşı kitabında
gayet
güzel gösterdiği gibi, Batı ülkelerindeki
kirliliği Güney ülkelerine taşımaktan ibaret
olan “enerji alanındaki geçiş”i sahneye koyan ve
bu spontan hareketin taşıyıcısını bir “araba ideolojisi” ve
“sigara içen ve dizel araçlar kullanan tipler” olarak gören
saray “çevreci”lerinin argümanı ise hem absürt hem de
edepsizce: Sarı yeleklilerin çok büyük kısmının arabalarını
alıp çalışmak için her gün evlerinden 50 km. öteye; öte beri
almak için genelde 20 km. ötedeki bomboş bir araziye kurulu olan,
bölgelerindeki tek alışveriş merkezine; veyahut da emeklililiği
daha gelmemiş tek doktorun 10 km. ötedeki muayenahanesine gitmek
zorunda olmaktan hiç zevk almadıkları kesin. (Bütün bu örnekler
Landes bölgesindeki kendi tecrübelerimden! Hatta ayda 600 Avro’yla
geçinen ve ayın hangi günü şimdilik hâlâ almaya parası
yettiği dizeli -fakirlerin benzini- bitmeden alışveriş için
Mont-de-Marsan’a gidebileceğini hesaplamak zorunda olan bir komşum
var.) Gerçek sorunun tam da, birbirlerini takip eden sağ ve sol
hükûmetlerin 40 yıldır sistematik olarak uyguladığı liberal
programın köylerini veya mahallelerini yavaş yavaş, hiçbir acil
ihtiyaç maddesinin satılmadığı tıbbi çöllere çevirdiğini ve maaşı kötü bir iş
teklif edebilen en yakın şirketin onlarca kilometre ötede bulunabildiğini- “banliyöler için planlar”
varsa da ve iyi ki varlar, Fransa halkının çoğunluğunun
yaşadığı, “tarihin yönü” ve “Avrupa inşası”
tarafından resmî olarak ölüme terk edilmiş bu köyler ve
kasabalar için hiçbir şey yapılmadı- ilk anlayanın bilakis
onlar olduğuna şüphe yok.
Yani Sarı Yelekliler’in
bugün savunduğu -güya tüketim toplumuna entegrasyonlarının
(Lyonlu veya Parisli değil onlar!) “işareti” olarak-, arabanın
kendisi değil. Çok basit: elden düşme aldıkları (ve Avrupa
Komisyonu’nun hiç durmadan yeni “teknik denetim” normları
icat ederek ellerinden almaya çalıştığı) dizel arabaları,
kapitalist sistemin, küreselleşmenin kazananlarına gittikçe daha
çok kazandıran mevcut hâlinde hayatta kalmak, yani bir çatıya,
bir işe ve kendilerinin ve ailelerinin karnını doyuracak yiyeceğe
sahip olmak için son şanslarını temsil ediyor. Bu konuda ders
verme cüretine sahip olanların, öncelikle kerosen
solu** -“çevreci” ve “stk’cı” doğru söylemi
dünyanın her yerindeki üniversitelere (ve bütün “Cannes
Festival”lerine) götürmek için bir havaalanından öbürüne
koşanlar- olması da cabası! Metropollerdeki sefil saraylarından
başka bir şey bilmeyenler, kulübelerde hâlâ rastlayabildiğimiz
(konuşan yine Landes tecrübem) hâyânın yüzde birine bile sahip
olmayacak, o kesin.
Velhasıl benim kendime
sorduğum tek soru (ortaya çıkışıyla, birleştirici programıyla
ve gelişim şekliyle 1907 büyük Midi isyanına hiç uzak olamayan)
böyle bir devrimci hareketin zamanımızın son derece üzücü
politik şartlarında nereye kadar gidebileceği. Zira unutmayalım
ki önünde bir sol Thatcher hükûmeti (bu arada Macron’un baş
danışmanı da, Londra Şehri’nden bir işadamı olan ve Fransa’da
Maggie cadısının bütün eserlerine önsöz yazan Mathieu Laine)
var; yani sinik ve korkusuz, “büyüme toplumu”nu ve onun doğal
uzantısı olarak yargıçların, günümüzde muzaffer olan
antidemokratik iktidarını dayatmak için en korkunç Pinochet
aşırılıklarına (Maggie’nin Gallerli madencilere veya İrlandalı
açlık grevcilerine yaptığı gibi) gitmeye açıkça hazır -bu,
onu kendinden öncekilerden ayıran nokta- bir hükûmet. Ve tabii bu
aşırılıklar konusunda aşağılık Fransız medyatik
personelinden herhangi bir korkusu olmaz. Daha şimdiden 3 ölü
ve
bazılarının durumu ağır olmak üzere
yüzlerce
yaralının olduğunu
hatırlatmak gerekir mi? Oysa, hafızam iyiyse, halk gösterilerinde,
en azında anakara
Fransası’nda
benzer bir bilanço
bulmak
için 68 Mayıs’ına gitmek lazım. Peki bu ürkütücü
gerçeğin
medyadaki
yankısı, en azından şu anda, böyle bir dramın layık olduğu
düzeyde mi? Bu (geçici) bilanço
mesela
bir Vladimir Putin’in veya bir Donald Trump’ın eseri olsaydı
France Info
radyosunun
bekçi köpekleri ne derdi acaba?
Son olarak, last but not
the least,
özellikle şunu unutmamalı: şayet Sarı Yelekliler hareketi
büyümeye (veya hâlâ olduğu gibi, halkın
kahir ekseriyetinin desteğini korumaya) devam edecek olursa Benallo-Macron
devleti, onu karalamak için Black Bloc ve
“antifa”larını
her yere göndermekte (büyük dönemin meşhur “kızıl tugay”ı
gibi) veya intiharı anlamına gelecek politik çıkmazlara
sürüklemekte (Macron devletinin, mesela zadist***
Notre-Dame-des-Landes tecrübesini ilk baştaki halk desteğinden
kopartmak için nasıl yollara başvurduğunu gördük) tereddüt
etmeyecektir. Ancak MPP -Medya ve Para Partisi- (günümüzün
Thiers’lerinin sloganı, herkese MPP
diye özetlenebilir!) bu cesur hareketi geçici olarak dağıtsa
dahi,
bu en kötü ihtimalle, bunun sadece bir genel prova,
uzun bir kavganın başlangıcı olduğu anlamına gelir. Zira
alttakilerin (bir kez daha yinelemem lazım: halkın % 75’inin
desteklediği ve dolayısıyla medyadaki bekçi köpeklerinin %
95’inin tabiatıyla burun kıvırdığı) öfkesi çok basit bir
sebeple dinmeyecek: artık dayanamadıkları ve istemedikleri için.
Yani halk kalıcı surette
ayaklanmış vaziyette. Ve (çok namlı French
American Fondation’ın
son derece aktif propaganda elemanı
Eric Fassin’in arzuladığı gibi) başka bir tane seçmedike
hizaya girecek gibi de değil. Sağlı sollu
Versailleslılar’ın (Londra’ya sığınan yasaklı Komüncüler’in
ifadesine başvurursak) kulaklarına küpe olsun.
Büyük dostlukla,
JC
Yazan: Jean-Claude Michéa
Çeviren: Aslı Sümer
Çevirmenin notları:
* NPA, Olivier Besancenot’nun
liderliğinde kurulmuş olan Yeni Antikapitalist Parti’nin (Nouveau
Parti Anticapitaliste) kısaltması.
** Kerosen, temel kullanımı
uçaklar olan bir yakıt türü. Belli ki “havyar solu”na
gönderme yapan ve aşağı yukarı aynı kitleyi niteleyen bu
kavram, bildiğim kadarıyla daha önce hiç kullanılmamış.
*** ZAD, zone à défendre, yani
“savunma bölgesi” kavramının kısaltması. bu kısaltma
Notre-Dame-des-Landes kasabasında yeni bir havaalanı inşasına
karşı başlayan hareketle birlikte dolaşıma girdi.
No comments:
Post a Comment