Monday, November 26, 2018

Jean-Claude Michéa’dan, Sarı Yelekliler hareketine dair bir mektup

Sevgili dostlar,

Çok kısa ve dolayısıyla çok öz birkaç lafım var, çünkü kışa hazırlık yüzünden işimiz başımızı aşmış vaziyette burada: kesilecek odunlar, malçlanacak bitki ve ağaçlar vb.-. Sizin yorumlarınızın tamamına da Lieux communs’un tezlerinin çoğuna da (sadece son cümle, “batıcılığı” yüzünden bana biraz zayıf geliyor: Asya’da, Afrika’da veya Latin Amerika’da da, gerçek halkçı özgürlük kültürleri kesinlikle var) hâliyle katılıyorum.
Sarı yelekliler” hareketi (yeri gelmişken: Solun Esrarları kitabımda örneğini verdiğim, halktan gelen yaratıcılığa güzel bir örnek) bir anlamda “Gece ayakta”nın tam tersi. Bu son bahsettiğim hareket, çok basitleştirirsem, öncelikle tüm politik dikkati sadece Wall Street’in ve meşhur “% 1”in iktidarına -çok belirleyici olsa da- yönlendirerek radikal Sistem eleştirisini etkisiz hâle getirmek üzere “% 10”dan (başka bir deyişle, modern kapitalizmin teknik, politik ve “kültürel” yönetimini üstlenenler veya üstlenmeye namzet olanlar) gelme -ve burjuva basınının büyük kısmınca da desteklenen- bir girişimdi.
Sonuç olarak, Mitterand döneminden beri hem solun hem de aşırı solun (ve özellikle de Regards, Politis, NP“A”*, Paris VIII üniversitesi gibi en açıkça karşı-devrimci ve halk karşıtı kesimlerinin) liberal yöneticilerini içinden çıkartan en önemli kesim olan bu çok devingen ve aşırı tahsilli şehirlilerin -gerçi bu yeni orta sınıfların içindeki bir azınlık da şurada burada belli bir “prekerleşme” ile tanışmaya başlıyor- bir isyanı idi. Bu örnekteyse aksine, sol sömürücülerle sağ sömürücüler arasında tercih yapmayı reddedecek düzeydeki bir devrimci bilinçle (oranın Clémentine Autain’leri ve Benoit Hamon’ları son derece vaatkâr bu hareketi, halk tabanından peyderbey kopartarak gömmeyi başarana kadar, Podemos da 2011’de ilk başta böyleydi) isyan edenler Christophe Guilluy’nun çözümlediği gibi (bu arada ne hikmetse, başka soytarıların yanı sıra Keynes bozması Besancenot’dan yer kalmayan televizyondaki talk-showlarda onu hiç görmüyoruz), alttakiler.
Guillaume Pitron’un Kıt Metaller Savaşı kitabında gayet güzel gösterdiği gibi, Batı ülkelerindeki kirliliği Güney ülkelerine taşımaktan ibaret olan “enerji alanındaki geçiş”i sahneye koyan ve bu spontan hareketin taşıyıcısını bir “araba ideolojisi” ve “sigara içen ve dizel araçlar kullanan tipler” olarak gören saray “çevreci”lerinin argümanı ise hem absürt hem de edepsizce: Sarı yeleklilerin çok büyük kısmının arabalarını alıp çalışmak için her gün evlerinden 50 km. öteye; öte beri almak için genelde 20 km. ötedeki bomboş bir araziye kurulu olan, bölgelerindeki tek alışveriş merkezine; veyahut da emeklililiği daha gelmemiş tek doktorun 10 km. ötedeki muayenahanesine gitmek zorunda olmaktan hiç zevk almadıkları kesin. (Bütün bu örnekler Landes bölgesindeki kendi tecrübelerimden! Hatta ayda 600 Avro’yla geçinen ve ayın hangi günü şimdilik hâlâ almaya parası yettiği dizeli -fakirlerin benzini- bitmeden alışveriş için Mont-de-Marsan’a gidebileceğini hesaplamak zorunda olan bir komşum var.) Gerçek sorunun tam da, birbirlerini takip eden sağ ve sol hükûmetlerin 40 yıldır sistematik olarak uyguladığı liberal programın köylerini veya mahallelerini yavaş yavaş, hiçbir acil ihtiyaç maddesinin satılmadığı tıbbi çöllere çevirdiğini ve maaşı kötü bir iş teklif edebilen en yakın şirketin onlarca kilometre ötede bulunabildiğini- “banliyöler için planlar” varsa da ve iyi ki varlar, Fransa halkının çoğunluğunun yaşadığı, “tarihin yönü” ve “Avrupa inşası” tarafından resmî olarak ölüme terk edilmiş bu köyler ve kasabalar için hiçbir şey yapılmadı- ilk anlayanın bilakis onlar olduğuna şüphe yok.
Yani Sarı Yelekliler’in bugün savunduğu -güya tüketim toplumuna entegrasyonlarının (Lyonlu veya Parisli değil onlar!) “işareti” olarak-, arabanın kendisi değil. Çok basit: elden düşme aldıkları (ve Avrupa Komisyonu’nun hiç durmadan yeni “teknik denetim” normları icat ederek ellerinden almaya çalıştığı) dizel arabaları, kapitalist sistemin, küreselleşmenin kazananlarına gittikçe daha çok kazandıran mevcut hâlinde hayatta kalmak, yani bir çatıya, bir işe ve kendilerinin ve ailelerinin karnını doyuracak yiyeceğe sahip olmak için son şanslarını temsil ediyor. Bu konuda ders verme cüretine sahip olanların, öncelikle kerosen solu** -“çevreci” ve “stk’cı” doğru söylemi dünyanın her yerindeki üniversitelere (ve bütün “Cannes Festival”lerine) götürmek için bir havaalanından öbürüne koşanlar- olması da cabası! Metropollerdeki sefil saraylarından başka bir şey bilmeyenler, kulübelerde hâlâ rastlayabildiğimiz (konuşan yine Landes tecrübem) hâyânın yüzde birine bile sahip olmayacak, o kesin.
Velhasıl benim kendime sorduğum tek soru (ortaya çıkışıyla, birleştirici programıyla ve gelişim şekliyle 1907 büyük Midi isyanına hiç uzak olamayan) böyle bir devrimci hareketin zamanımızın son derece üzücü politik şartlarında nereye kadar gidebileceği. Zira unutmayalım ki önünde bir sol Thatcher hükûmeti (bu arada Macron’un baş danışmanı da, Londra Şehri’nden bir işadamı olan ve Fransa’da Maggie cadısının bütün eserlerine önsöz yazan Mathieu Laine) var; yani sinik ve korkusuz, “büyüme toplumu”nu ve onun doğal uzantısı olarak yargıçların, günümüzde muzaffer olan antidemokratik iktidarını dayatmak için en korkunç Pinochet aşırılıklarına (Maggie’nin Gallerli madencilere veya İrlandalı açlık grevcilerine yaptığı gibi) gitmeye açıkça hazır -bu, onu kendinden öncekilerden ayıran nokta- bir hükûmet. Ve tabii bu aşırılıklar konusunda aşağılık Fransız medyatik personelinden herhangi bir korkusu olmaz. Daha şimdiden 3 ölü ve bazılarının durumu ağır olmak üzere yüzlerce yaralının olduğunu hatırlatmak gerekir mi? Oysa, hafızam iyiyse, halk gösterilerinde, en azında anakara Fransası’nda benzer bir bilanço bulmak için 68 Mayıs’ına gitmek lazım. Peki bu ürkütücü gerçeğin medyadaki yankısı, en azından şu anda, böyle bir dramın layık olduğu düzeyde mi? Bu (geçici) bilanço mesela bir Vladimir Putin’in veya bir Donald Trump’ın eseri olsaydı France Info radyosunun bekçi köpekleri ne derdi acaba?
Son olarak, last but not the least, özellikle şunu unutmamalı: şayet Sarı Yelekliler hareketi büyümeye (veya hâlâ olduğu gibi, halkın kahir ekseriyetinin desteğini korumaya) devam edecek olursa Benallo-Macron devleti, onu karalamak için Black Bloc ve “antifalarını her yere göndermekte (büyük dönemin meşhur “kızıl tugay”ı gibi) veya intiharı anlamına gelecek politik çıkmazlara sürüklemekte (Macron devletinin, mesela zadist*** Notre-Dame-des-Landes tecrübesini ilk baştaki halk desteğinden kopartmak için nasıl yollara başvurduğunu gördük) tereddüt etmeyecektir. Ancak MPP -Medya ve Para Partisi- (günümüzün Thiers’lerinin sloganı, herkese MPP diye özetlenebilir!) bu cesur hareketi geçici olarak dağıtsa dahi, bu en kötü ihtimalle, bunun sadece bir genel prova, uzun bir kavganın başlangıcı olduğu anlamına gelir. Zira alttakilerin (bir kez daha yinelemem lazım: halkın % 75’inin desteklediği ve dolayısıyla medyadaki bekçi köpeklerinin % 95’inin tabiatıyla burun kıvırdığı) öfkesi çok basit bir sebeple dinmeyecek: artık dayanamadıkları ve istemedikleri için. Yani halk kalıcı surette ayaklanmış vaziyette. Ve (çok namlı French American Fondationın son derece aktif propaganda elemanı Eric Fassin’in arzuladığı gibi) başka bir tane seçmedike hizaya girecek gibi de değil. Sağlı sollu Versailleslılar’ın (Londra’ya sığınan yasaklı Komüncüler’in ifadesine başvurursak) kulaklarına küpe olsun.
Büyük dostlukla,
JC
Yazan: Jean-Claude Michéa



Çeviren: Aslı Sümer

Çevirmenin notları:
* NPA, Olivier Besancenot’nun liderliğinde kurulmuş olan Yeni Antikapitalist Parti’nin (Nouveau Parti Anticapitaliste) kısaltması.
** Kerosen, temel kullanımı uçaklar olan bir yakıt türü. Belli ki “havyar solu”na gönderme yapan ve aşağı yukarı aynı kitleyi niteleyen bu kavram, bildiğim kadarıyla daha önce hiç kullanılmamış.
*** ZAD, zone à défendre, yani “savunma bölgesi” kavramının kısaltması. bu kısaltma Notre-Dame-des-Landes kasabasında yeni bir havaalanı inşasına karşı başlayan hareketle birlikte dolaşıma girdi.



No comments:

Post a Comment