Bu blogdaki ölü toprağının bir
anda kalkması boşuna değil. İlk defa bir kitlesel hareket, bir
isyan, düzenin en çok isyan etmesi gereken kitlesinin, yani en
alttakilerinin isyanı. Kendilerine mikrofon tutulan Sarı
Yelekliler’den en çok işittiğim sözlerden biri: “temsil falan
edilmiyoruz biz”.
Buradaki temsil hem en basit anlamıyla
politikadaki temsile denk geliyor hem de çok daha geniş anlamda,
ekonomik ve fikrî düzlemlerdeki temsile. Kısacası, Fransa
demokrasisinde politik gücü ellerinde tutanlar da entelektüel gücü
yani propaganda gücünü ellerinde tutanlar da geniş halk
sınıflarından gelmiyor ve onların çıkarlarını temsil etmiyor.
Jean Claude Michéa’nın “% 10” diye bahsettiği sınıfa
mensuplar. Bu, Fransa’ya özgü değil elbette, üç yüz milyonluk
ABD’de tek bir aileden iki Başkan çıkmasını (ilkinin bugün
dünyaya yük olmayı bırakmasıyla aklıma gelen örnek) mümkün
kılan yapı, bütün düyada yerleşik vaziyette. Bush’lar % 1’e
mensup ama Fransa’da ve sanırım genel olarak kıta Avrupa’sında
%1’lik dilimdekiler o kadar ön planda olmazlar, hatta en
zenginlerin çoğu Fransa’da dahi kalmaz, paralarını ve
ikametlerini, İsviçre veya Belçika’ya aktarır ve “vergi
mültecisi” olurlar. Fransa’da politikada da medya veya akademide
de ilerleyenler, büyük ölçüde, kendileri de kendi dönemlerinde
aynı sınıfa mensup olmuş imtiyazlı ailelerin çocuklarıdır.
Ben % 10-20 veya üst-orta sınıf diyeceğim onlara, zira bu üst
sınıfı üst sınıf olarak görmemizi engelleyen tam da
sınırlarının çok görünür olmaması. Yükselmeleri, oralara
gelmeleri önünde tabii ki hiçbir hukuki engel olmayan % 80-90,
sınırlar geçişken olsa da, büyük ölçüde altta kalmaya devam
ederler (dün işçi veya köylü, bugün yine köylü, yine işçi
ama çoğunlukla preker). Şayet resmî ayrımcılık olsaydı, yani
aparteid düzeni resmî olsaydı, düzeni eleştirmek ve sarsmak çok
daha kolay olurdu, bu da sıkıntının bizatihi demokrasiden
kaynaklanan kısmı. Uzun lafın kısası, bu sistemin böyle
işleyebilmesi, görünürde demokratik, işleyişte ise oligarşik
olması sayesinde (bunu aşağı yukarı böyle söyleyen Badiou’nun
Gilets Jaunes konusunda ne dediğini hâlâ işitmedim bu
arada).
Bu isyanın başarılı olabileceği
konusunda hâlâ iyimser değilim. Zira bundan, yani gerçek bir
devrimi ve sonra da devrimci yönetimi başarmaktan daha zor olan ne
var ki? En zor olanın bu olmasından daha doğal ne var peki?
Bu isyanın bir başka Batı ülkesinde
değil Fransa’da çıkması da çok şaşırtmıyor beni. Bu da,
başlığını öyle koymayacak olsam da “Fransa’ya güzelleme”
olarak uzun uzun anlatılacak bir mesele.
Tam şu anda Fransa sokaklarındalar.
En çok attıkları sloganlardan biri, “polis gel yanımıza”
imiş. Polisin, yani düzenin bekçileri içinde büyük kısmı %
80’lik alt tabakanın içinden gelen tek grubun taraf değiştirmesi,
gerçek bir devrimin en heyecan verici ve en belirleyici anlarından
biri olur herhalde. Polisin taraf değiştirmesinin neden çok zor
olduğu meselesi de gerçek bir devrimin neden çok zor olduğuna
dair en önemli anahtarlardan.
No comments:
Post a Comment