13 Ekim 2016, Belgrad
Merhaba,
Aslında
şu twit olabilir sanırım, söyleyeceklerimin çıkış noktası:
"BAAS zulmü altındaki" Suriyeliler bugünkü ve ne yazık
ki gelecekteki hallerinden kıyas kabul etmeyecek denli iyi
durumdaydılar. Bundan daha aşikâr olan az şey var. O halde neden,
bundan 5,5 yıl önce başlayan silahlı kalkışmanın kötü bir iş
olduğunda mutabık olamıyoruz?”
Bence
ideolojiler (soyut kavram) olması gerektiğinden fazla yer tutuyor
analizlerimizde. Olanın, yani fact’lerin aleyhine bir şekilde.
Şimdi ben komünistim, bu konuda herhangi bir şüphem yok.
Komünizmden anladığım, dünya nimetlerini adil paylaşan düzen.
Eşit demiyorum, çünkü herkesin ihtiyaçları ve arzuları aynı
değil. Ama elbette eşitlikçi bir düzen. Bütün 19 ve 20. yy sol
mücadelelerinin, veya halkçı mücadelelerin ortak noktası da bu.
Yani servet düşmanlığı; servete düşmanlık değil. Servetin
çok az elde toplanmasına düşmanlık. Yalnız benim komünist
olmamın, “ben komünistim” dememin, komünizme referans vererek
konuşmamın, kendimi etiketlemek dışında bir anlamı yok, zira
kendini aynen bu isimle çağıran insanlarla çoğu konuda
anlaşamıyorum. Yani gidip TKP’ye üye olmayı aklımdan bile
geçir(e)mem. Ve bundan dolayı inanılmaz öfkeliyim onlara.
Emperyalizm,
komünizm, hatta kapitalizm kelimeleri bence haddinden fazla yer
tutuyor tartışmalarımızda. Girdiğim polemiklerde durmadan bunu
söyleyecek noktaya geliyorum: Sahada olanı konuşalım. E çünkü
ondan yola çıkmıyorsak, havada konuşuyoruz.
İşte
bence, dünyanın halihazırdaki halinde “Rusya emperyalist”
yahut “BAAS zalim” demek de, en iyi ihtimalle havada konuşmak.
Daha kötüsü, gerçek emperyalistlere hizmet etmek. İzah edeceğim.
Gerçek
emperyalist derken bir derecelendirme falan da yok kafamda. Rusya’nın
kesinlikle emperyalist olmadığını düşünüyorum, böyle bir
politikası da yok, böyle bir gücü de yok. Mesela Japonya gibi
tarihte bölgesel emperyal olarak rol oynamış güçler var ama 2.
Dünya Savaşından sonra artık Japonya da, ABD’yle işbirliği
ölçüsünde var. Çin emperyalist olmak için daha uygun şu anda
hem ekonomik gelişimi hem de milliyetçi eğilimleri bakımından
ama halihazırda, Çin de gerçek bir tehlike değil; eğer Batı’yla
işbirliği yaparsa, o zaman tehlikeli olur.
Velhasıl:
Şu anki dünyada tek bir emperyal güç var o da ABD. Batı da
diyebiliriz, zaten AB de tam işbirliği halinde ABD’yle, bunun
değişeceğine dair bir imare de yok. Irak savaşında işbirliği
yapmayanlar Libya-Suriye’de en önden koştu. Emperyalizmin
pratikte iki tane göstergesi var.
1.
Ekonomide sermaye temerküzü. Bunun Batı’da olduğu aşikâr.
Zenginlerin ekseriyeti ya Batılı ya da Batıcı. Ama mesela
“oligark” kelimesini google’da aradığında en çok “Russian”
veya “Ukranian” çıkıyor karşına. Veya zenginlik dendiği
anda Fransa’da Arap şeyhleri gelir insanların aklına. Oysaki,
Batılı zengin ailelerin serveti yanında o kırılgan servetler ne
ki... Neyse, bu sermaye temerküzü dediğim şeye tek challenge
Çin’den ama çok büyük değil, zira kâr marjları yüksek
değil. Zaten oraya sermaye akışının şartı da o düşük kâr,
yani Batılıya düşük maliyet. Çok ciddiye almıyoruz ama
internetin yarattığı mali fırsatlar çok büyük. Youtube,
Facebook, twitter, airbnb, tripadvisor, vb. hep kendi alanlarında
tekelleşti ya da tekelleşiyor. Bugün artık web sayfasını hiçbir
orta çaplı kurum, şirket doğru dürüst kullanmıyor, herkes
Facebook’ta. Reklamlar da oraya veriliyor. Adam hem kontrolü
yapıyor, hem o kontrolü yapmak için gerekli olan maliyeti
çıkartıyor, hatta üstüne kâr ediyor. Çünkü tekel. Her
birimizin dolaylı olarak ABD’ye yolladığı parayı düşün.
Coca Colasından Hollywood’una; expediasından youtube’una...
Rusya için böyle bir şey geçerli değil. Kaç tane Rus şirketi
var bizim kâr ettirdiğimiz?
2.
Politikada dünyanın kontrolü. Bütün dünyanın. Uzak Asya’dan
Latin Amerika’ya. Bu bir irade olarak var ve bunu yapacak kaynak
var onlarda. O kaynak yukarıdaki maddeden. Tüm 20. yüzyıl tarihi
var önümüzde. CIA’nın binalarında oturulup yapılan savaş
planları, provokasyonlar, fonlanan muhalefetler vb. Ve herifler
durmadan güncelliyorlar kendilerini. Durmadan yeni kılığa
sokuyorlar müdahalelerini tanınmamak için, eskilere benzemesin
diye. Ama başardılar işte. Yugoslavyanın parçalanması, Bosna ve
Kosova savaşları oralarda planlandı. Ha tabii ki, yerli
işbirlikçilerle, gerçekten var olan fay hatlarını kullanarak,
gerçek aktörlerin gerçek memnuniyetsizliklerini manipüle ederek.
Ama işte ortak nokta hep: halkları birbirlerine kırdırmak. Sınıf
savaşını önlemenin bundan güzel yolu olur mu? Bu yaptıklarını
onyıllar boyunca hazırlıyorlar. Ve bir noktada kelimenin gerçek
anlamıyla düğmeye basıyorlar. Suriye’de olan bundan ibaret. Bu
sebeple, 2010 yılında, veya o gösterilerin ilk günlerinde BAAS’a
yapılan her muhalefet, ne yazık ki bu planları yapanlara hizmet
etmek demek. Şu arada bir paylaştığım 1950’lerde karikatür
müthiş: Türkiye’yle ABD beraber Suriye’ye girmeye çalışırken
SSCB sobeliyor onları. O süreklilik inanılmaz. Dün Sovyetler’in
konumu ne idiyse, bugün Rusyanınki o. Ama ne yazık ki solcular da
somurtuyor “Rusya da kapitalist” diye. Oysaki safları
sıkıştırmaktan başka çare yok. Kremlin’de birileri oturup
“şurada bir bomba patlatalım da iç savaş olsun” gibi bir plan
yapıyor mu? Yok böyle bir şey. Ne 80, ne 40 yıl önce vardı, ne
şimdi var. Ayrıca son 20 yılda ABD’nin askeri tesislerinin
gelişimine bakmak da çok şey öğretiyor. Rusya’yı çevreliyor,
feci şekilde çevreliyor. Ayrıca Rusya devletinin şu anda
gerçekten güvenilir bir güç olduğuna inanıyorum. Buradaki
(Belgrad) büyükelçinin bir röportajını okudum şimdi, "NATO
Sırbistan'a 100 milyar dolar ödemeli" diyor 99 bombardımanları
için. Bu dümdüz hakikat. Ülke batıyor, sürünerek ölüyor. O
bombardımanların izleri duruyor. Bombardıman izi dursun diye
değil, inşa edecek paraları olmadığı için. Adamı (büyükelçi)
bir kez şahsen de gördüm. Diğer tüm diplomatlardan farklı adam.
Komünizmin yetiştirdiği kadrolar bunlar. İçlerinde işbirlikçi,
hain var elbette ama insan tipi olarak, Batı'da yetişmiş
olanlardan daha güzeller. Niyetleri bakımından da, Batılı
diplomatların kötü niyetlerini taşımıyorlar.
Şimdi
en üstteki şeye gelemedim bile. Bence komünist olup olmamaktan,
devrim yapmaya çalışıp çalışmamaktan çok, bir eşitlik veya
adalet ölçeği yapıp her bir ülkenin, her bir hükumetin ona ne
kadar yakın politikalar izlediğini takip etmek lazım. Bu ölçüt
gerçekten geliştirilebilir ama çok emek istiyor. Şimdi ona göre
mesela Türkiye, acaip altlarda bir yerlerde. Aynen başka Batıcı
ülkeler gibi (Michael Parenti Endonezya’dan bahsedişini okuyunca
zannedersin Türkiye) Bütün Amerikancı ülkelerde aynı yönetim
tipleri, aynı politikalar var. No sports, no culture, bolca avm,
bolca inşaat vb. Sağlık, eğitim, kültür hizmetleri; kaynakların
paylaşımı vb. her konuda. Suriye’yi aldığında, TR’den 4 kez
daha fazla yoksul olmasına (gsmh bakımından), yani devletin her
bir vatandaşına ayırabileceği miktar çok daha az olmasın
rağmen, daha az eşitsiz bir toplum görüyorsun. Ortalama Suriyeli
ortalama Türkten daha az öküz, bu bir gerçek. Neden? Çünkü
sosyalizme çok daha yakın. Sovyet bloğuna yakın olması boşuna
değil. Fransanın Şam’ı bombalaması boşuna değildi, çünkü
kovdu emperyalistleri Suriye. Kovdu derken, gerçekten decolonized
oldu, gerçekten bağımsız oldu. Halkını sömürtmedi. E onlar da
Lübnan’ı kopartıp kendilerine bağladılar (Aynen Yugoslavya’dan
bir sürü parça kopartıp işbirlikçi kıldıkları gibi). Bir
kısmını yapabildiler onun da, Şiiler direniyor. Ayrıca Suriye’de
hiçbir etnik temizlik olmamış vb. Daha saymayayım. Özetle BAAS,
hiç öyle boktan işler yapmamış. Bizim TC seçkinlerinin aksine.
Tam
şimdi şu bir rt olarak timeline’ıma düştü ve ta başlangıç
noktamıza götürecek ve toparlayıcı olacak: “Lets hope Congo
breaks the cycle of strong-man politics with elections soon”. Bir
politikanın güçlü adam politikası olup olmamasının önemi yok.
Diktatörlük vs. demokrasi ayrımı, fiiliyattaki haliyle tam bir
emperyalist aracı. Kongo’nun güçlü adamı Amerikancı mı,
değil mi; halkçı mı değil mi önemli olan sadece bu (Kongo’da
ne olup bitiyor, bilmiyorum ama bir Afrika ülkesinin lideri “kaka”
diye bizim önümüze düşüyorsa, Amerikan karşıtı olması
muhtemeldir. Bu da emperyalist gücün çok önemli bir boyutu: medya
kontrolü). Ülkenin kaynaklarını elinde tutan adam olarak, o
kaynaklarla ne yapıyor? Önemli olan tek şey bu. Zaten Amerikancı
olanlar, aynı zamanda o kaynakları en kötü, yani en eşitsiz
kullananlar. Mesela Kaddafi, gayet güzel kullanıyordu. Esad, güzel
kullanıyordu (yine, bir skala yaparsak) vb.
Selamlar.
Asli
19
Nisan 2020 tarihli güncel not
Yine
1 yıldan fazladır hiçbir şey eklememişim bu bloğa ve yine bir
"hazır ürün"le geldim! Politikaya genel bakışıma iyi
bir giriş niteliğinde olduğu için yayınlamaya karar verdiğim
üstteki mektubu, twitterdan tartıştığım bir kişiye göndermiş
ancak cevap almamışım. Varlığını bile unutmuştum, ta ki
birkaç gün önce, yani üstünden 3,5 yıl geçtikten sonra o
kişiyle, daha pek çok twitter arkadaşlığında olduğu gibi karşı
tarafın son derece çirkinleştiği bir diyaloğun ardından
yollarımızı ayırana kadar. Velhasıl, o kişinin benim için
herkesin görebileceği şekilde son derece çirkin bir üslupla
"gönüllü Rus ajanı" gibi şeyler yazmasıyla sonlanan
diyalogdan sonra dm (özel mesajlaşma) kutuma baktım ve 2015
yılında gayet neşeli konuştuğumuzu, sonra 2016'da birkaç kez
uzun uzun tartıştığımızı ve benim ondan mailini istediğimi
gördüm. Sonra e-posta adresimin gönderilmişler kutusunda bunu
buldum. Buraya koyarken sadece daha anlaşılır ve kamusal paylaşıma
uygun olması yönünde ufak tefek değişiklikler yaptım, özüne
dokunmadım. 3,5 yıl sonra değişik bir yöntemle gelen "cevap"
metnin içeriğinden hiç bağımsız değil, tabii. Ama cevabın
şekli,tartışmadaki fikirlerin içeriğinden bağımsız olarak,
kişini üslubuna, şahsiyetine dair çok şey söylüyor. Ve
gittikçe, bunun içerikten daha önemli olduğunu düşünüyor ve
böyle, asgari insani özelliklerden yoksun insanları hayatımdan
çıkartmaktankeyif alıyorum. Bu konuyla ilgili, vakit ve keyif
bulduğumda daha ayrıntılı yazacağım.
No comments:
Post a Comment