Sunday, April 19, 2020

2016 yılından kalma bir mektup


13 Ekim 2016, Belgrad


Merhaba,

Aslında şu twit olabilir sanırım, söyleyeceklerimin çıkış noktası: "BAAS zulmü altındaki" Suriyeliler bugünkü ve ne yazık ki gelecekteki hallerinden kıyas kabul etmeyecek denli iyi durumdaydılar. Bundan daha aşikâr olan az şey var. O halde neden, bundan 5,5 yıl önce başlayan silahlı kalkışmanın kötü bir iş olduğunda mutabık olamıyoruz?”

Bence ideolojiler (soyut kavram) olması gerektiğinden fazla yer tutuyor analizlerimizde. Olanın, yani fact’lerin aleyhine bir şekilde. Şimdi ben komünistim, bu konuda herhangi bir şüphem yok. Komünizmden anladığım, dünya nimetlerini adil paylaşan düzen. Eşit demiyorum, çünkü herkesin ihtiyaçları ve arzuları aynı değil. Ama elbette eşitlikçi bir düzen. Bütün 19 ve 20. yy sol mücadelelerinin, veya halkçı mücadelelerin ortak noktası da bu. Yani servet düşmanlığı; servete düşmanlık değil. Servetin çok az elde toplanmasına düşmanlık. Yalnız benim komünist olmamın, “ben komünistim” dememin, komünizme referans vererek konuşmamın, kendimi etiketlemek dışında bir anlamı yok, zira kendini aynen bu isimle çağıran insanlarla çoğu konuda anlaşamıyorum. Yani gidip TKP’ye üye olmayı aklımdan bile geçir(e)mem. Ve bundan dolayı inanılmaz öfkeliyim onlara.

Emperyalizm, komünizm, hatta kapitalizm kelimeleri bence haddinden fazla yer tutuyor tartışmalarımızda. Girdiğim polemiklerde durmadan bunu söyleyecek noktaya geliyorum: Sahada olanı konuşalım. E çünkü ondan yola çıkmıyorsak, havada konuşuyoruz.

İşte bence, dünyanın halihazırdaki halinde “Rusya emperyalist” yahut “BAAS zalim” demek de, en iyi ihtimalle havada konuşmak. Daha kötüsü, gerçek emperyalistlere hizmet etmek. İzah edeceğim.

Gerçek emperyalist derken bir derecelendirme falan da yok kafamda. Rusya’nın kesinlikle emperyalist olmadığını düşünüyorum, böyle bir politikası da yok, böyle bir gücü de yok. Mesela Japonya gibi tarihte bölgesel emperyal olarak rol oynamış güçler var ama 2. Dünya Savaşından sonra artık Japonya da, ABD’yle işbirliği ölçüsünde var. Çin emperyalist olmak için daha uygun şu anda hem ekonomik gelişimi hem de milliyetçi eğilimleri bakımından ama halihazırda, Çin de gerçek bir tehlike değil; eğer Batı’yla işbirliği yaparsa, o zaman tehlikeli olur.

Velhasıl: Şu anki dünyada tek bir emperyal güç var o da ABD. Batı da diyebiliriz, zaten AB de tam işbirliği halinde ABD’yle, bunun değişeceğine dair bir imare de yok. Irak savaşında işbirliği yapmayanlar Libya-Suriye’de en önden koştu. Emperyalizmin pratikte iki tane göstergesi var.

1. Ekonomide sermaye temerküzü. Bunun Batı’da olduğu aşikâr. Zenginlerin ekseriyeti ya Batılı ya da Batıcı. Ama mesela “oligark” kelimesini google’da aradığında en çok “Russian” veya “Ukranian” çıkıyor karşına. Veya zenginlik dendiği anda Fransa’da Arap şeyhleri gelir insanların aklına. Oysaki, Batılı zengin ailelerin serveti yanında o kırılgan servetler ne ki... Neyse, bu sermaye temerküzü dediğim şeye tek challenge Çin’den ama çok büyük değil, zira kâr marjları yüksek değil. Zaten oraya sermaye akışının şartı da o düşük kâr, yani Batılıya düşük maliyet. Çok ciddiye almıyoruz ama internetin yarattığı mali fırsatlar çok büyük. Youtube, Facebook, twitter, airbnb, tripadvisor, vb. hep kendi alanlarında tekelleşti ya da tekelleşiyor. Bugün artık web sayfasını hiçbir orta çaplı kurum, şirket doğru dürüst kullanmıyor, herkes Facebook’ta. Reklamlar da oraya veriliyor. Adam hem kontrolü yapıyor, hem o kontrolü yapmak için gerekli olan maliyeti çıkartıyor, hatta üstüne kâr ediyor. Çünkü tekel. Her birimizin dolaylı olarak ABD’ye yolladığı parayı düşün. Coca Colasından Hollywood’una; expediasından youtube’una... Rusya için böyle bir şey geçerli değil. Kaç tane Rus şirketi var bizim kâr ettirdiğimiz?

2. Politikada dünyanın kontrolü. Bütün dünyanın. Uzak Asya’dan Latin Amerika’ya. Bu bir irade olarak var ve bunu yapacak kaynak var onlarda. O kaynak yukarıdaki maddeden. Tüm 20. yüzyıl tarihi var önümüzde. CIA’nın binalarında oturulup yapılan savaş planları, provokasyonlar, fonlanan muhalefetler vb. Ve herifler durmadan güncelliyorlar kendilerini. Durmadan yeni kılığa sokuyorlar müdahalelerini tanınmamak için, eskilere benzemesin diye. Ama başardılar işte. Yugoslavyanın parçalanması, Bosna ve Kosova savaşları oralarda planlandı. Ha tabii ki, yerli işbirlikçilerle, gerçekten var olan fay hatlarını kullanarak, gerçek aktörlerin gerçek memnuniyetsizliklerini manipüle ederek. Ama işte ortak nokta hep: halkları birbirlerine kırdırmak. Sınıf savaşını önlemenin bundan güzel yolu olur mu? Bu yaptıklarını onyıllar boyunca hazırlıyorlar. Ve bir noktada kelimenin gerçek anlamıyla düğmeye basıyorlar. Suriye’de olan bundan ibaret. Bu sebeple, 2010 yılında, veya o gösterilerin ilk günlerinde BAAS’a yapılan her muhalefet, ne yazık ki bu planları yapanlara hizmet etmek demek. Şu arada bir paylaştığım 1950’lerde karikatür müthiş: Türkiye’yle ABD beraber Suriye’ye girmeye çalışırken SSCB sobeliyor onları. O süreklilik inanılmaz. Dün Sovyetler’in konumu ne idiyse, bugün Rusyanınki o. Ama ne yazık ki solcular da somurtuyor “Rusya da kapitalist” diye. Oysaki safları sıkıştırmaktan başka çare yok. Kremlin’de birileri oturup “şurada bir bomba patlatalım da iç savaş olsun” gibi bir plan yapıyor mu? Yok böyle bir şey. Ne 80, ne 40 yıl önce vardı, ne şimdi var. Ayrıca son 20 yılda ABD’nin askeri tesislerinin gelişimine bakmak da çok şey öğretiyor. Rusya’yı çevreliyor, feci şekilde çevreliyor. Ayrıca Rusya devletinin şu anda gerçekten güvenilir bir güç olduğuna inanıyorum. Buradaki (Belgrad) büyükelçinin bir röportajını okudum şimdi, "NATO Sırbistan'a 100 milyar dolar ödemeli" diyor 99 bombardımanları için. Bu dümdüz hakikat. Ülke batıyor, sürünerek ölüyor. O bombardımanların izleri duruyor. Bombardıman izi dursun diye değil, inşa edecek paraları olmadığı için. Adamı (büyükelçi) bir kez şahsen de gördüm. Diğer tüm diplomatlardan farklı adam. Komünizmin yetiştirdiği kadrolar bunlar. İçlerinde işbirlikçi, hain var elbette ama insan tipi olarak, Batı'da yetişmiş olanlardan daha güzeller. Niyetleri bakımından da, Batılı diplomatların kötü niyetlerini taşımıyorlar.

Şimdi en üstteki şeye gelemedim bile. Bence komünist olup olmamaktan, devrim yapmaya çalışıp çalışmamaktan çok, bir eşitlik veya adalet ölçeği yapıp her bir ülkenin, her bir hükumetin ona ne kadar yakın politikalar izlediğini takip etmek lazım. Bu ölçüt gerçekten geliştirilebilir ama çok emek istiyor. Şimdi ona göre mesela Türkiye, acaip altlarda bir yerlerde. Aynen başka Batıcı ülkeler gibi (Michael Parenti Endonezya’dan bahsedişini okuyunca zannedersin Türkiye) Bütün Amerikancı ülkelerde aynı yönetim tipleri, aynı politikalar var. No sports, no culture, bolca avm, bolca inşaat vb. Sağlık, eğitim, kültür hizmetleri; kaynakların paylaşımı vb. her konuda. Suriye’yi aldığında, TR’den 4 kez daha fazla yoksul olmasına (gsmh bakımından), yani devletin her bir vatandaşına ayırabileceği miktar çok daha az olmasın rağmen, daha az eşitsiz bir toplum görüyorsun. Ortalama Suriyeli ortalama Türkten daha az öküz, bu bir gerçek. Neden? Çünkü sosyalizme çok daha yakın. Sovyet bloğuna yakın olması boşuna değil. Fransanın Şam’ı bombalaması boşuna değildi, çünkü kovdu emperyalistleri Suriye. Kovdu derken, gerçekten decolonized oldu, gerçekten bağımsız oldu. Halkını sömürtmedi. E onlar da Lübnan’ı kopartıp kendilerine bağladılar (Aynen Yugoslavya’dan bir sürü parça kopartıp işbirlikçi kıldıkları gibi). Bir kısmını yapabildiler onun da, Şiiler direniyor. Ayrıca Suriye’de hiçbir etnik temizlik olmamış vb. Daha saymayayım. Özetle BAAS, hiç öyle boktan işler yapmamış. Bizim TC seçkinlerinin aksine.

Tam şimdi şu bir rt olarak timeline’ıma düştü ve ta başlangıç noktamıza götürecek ve toparlayıcı olacak: “Lets hope Congo breaks the cycle of strong-man politics with elections soon”. Bir politikanın güçlü adam politikası olup olmamasının önemi yok. Diktatörlük vs. demokrasi ayrımı, fiiliyattaki haliyle tam bir emperyalist aracı. Kongo’nun güçlü adamı Amerikancı mı, değil mi; halkçı mı değil mi önemli olan sadece bu (Kongo’da ne olup bitiyor, bilmiyorum ama bir Afrika ülkesinin lideri “kaka” diye bizim önümüze düşüyorsa, Amerikan karşıtı olması muhtemeldir. Bu da emperyalist gücün çok önemli bir boyutu: medya kontrolü). Ülkenin kaynaklarını elinde tutan adam olarak, o kaynaklarla ne yapıyor? Önemli olan tek şey bu. Zaten Amerikancı olanlar, aynı zamanda o kaynakları en kötü, yani en eşitsiz kullananlar. Mesela Kaddafi, gayet güzel kullanıyordu. Esad, güzel kullanıyordu (yine, bir skala yaparsak) vb.


Selamlar.

Asli



19 Nisan 2020 tarihli güncel not

Yine 1 yıldan fazladır hiçbir şey eklememişim bu bloğa ve yine bir "hazır ürün"le geldim! Politikaya genel bakışıma iyi bir giriş niteliğinde olduğu için yayınlamaya karar verdiğim üstteki mektubu, twitterdan tartıştığım bir kişiye göndermiş ancak cevap almamışım. Varlığını bile unutmuştum, ta ki birkaç gün önce, yani üstünden 3,5 yıl geçtikten sonra o kişiyle, daha pek çok twitter arkadaşlığında olduğu gibi karşı tarafın son derece çirkinleştiği bir diyaloğun ardından yollarımızı ayırana kadar. Velhasıl, o kişinin benim için herkesin görebileceği şekilde son derece çirkin bir üslupla "gönüllü Rus ajanı" gibi şeyler yazmasıyla sonlanan diyalogdan sonra dm (özel mesajlaşma) kutuma baktım ve 2015 yılında gayet neşeli konuştuğumuzu, sonra 2016'da birkaç kez uzun uzun tartıştığımızı ve benim ondan mailini istediğimi gördüm. Sonra e-posta adresimin gönderilmişler kutusunda bunu buldum. Buraya koyarken sadece daha anlaşılır ve kamusal paylaşıma uygun olması yönünde ufak tefek değişiklikler yaptım, özüne dokunmadım. 3,5 yıl sonra değişik bir yöntemle gelen "cevap" metnin içeriğinden hiç bağımsız değil, tabii. Ama cevabın şekli,tartışmadaki fikirlerin içeriğinden bağımsız olarak, kişini üslubuna, şahsiyetine dair çok şey söylüyor. Ve gittikçe, bunun içerikten daha önemli olduğunu düşünüyor ve böyle, asgari insani özelliklerden yoksun insanları hayatımdan çıkartmaktankeyif alıyorum. Bu konuyla ilgili, vakit ve keyif bulduğumda daha ayrıntılı yazacağım.

No comments:

Post a Comment