Günlerdir niyet ediyorum ama kâh ilk harfi koyamıyorum; kâh başlayıp bırakıyorum... Her seferinde ayrı bir başlangıç noktasıyla en az dört yazı döndü kafamda. “Fazla titizlenmeyeceğim, nasıl geliyorsa öyle çıksın”, dedim, ama olmadı. Bunu dün Luksembourg Parkı'nda yazdım. Öyle dan diye giriyor. Girişsiz yazı. Yazılmış olmak için yazılmış yazı. Yazılmazsa sahibini yiyor çünkü o fikirler. İyi bir başlangıç değil. Hadi gir konuya.
Gezi Parkı, park olarak kalmalı elbette. Zaten metrekarebaşı beton oranı
son derece yüksek olan bir kentin (bunun bir ölçüsü vardır elbet, bilmiyorum
ama gözümüz görüyor işte) kalbinden artık tek bir ağacın dahi sökülmesi kabul
edilemez çünkü; hele de Türkiye’de vahşi kapitalizmin sembolü haline gelen bir
AVM’ye veya sanki militer semboller dört yanımızda değilmiş gibi bir kışlaya
dönüştürülmek için... Ve, ülkenin tarihinin gördüğü en önemli halk
hareketlerinden birinin sembolü ve tetikleyicisi olduğu için. Hatta ve hatta, bu
direnişin izleri silinemeyeceğine göre, kazınmalı oraya.
Ama sonra bir sonraki konu maddesine geçilmeli. Yani böyle toptan, genel bir
hükümet (hatta hükümet de değil, adam, bir tek adam) karşıtlığından değil, toplumun
en önemli meselelerine dair önlemlerden bahsediyorum. İçkiye, yaşam tarzına, kaybetmek istemediğimiz özgürlüklere de geliriz. Derdim başka şimdi.
Önce en kötü durumda olanlara bakmak istiyorum ben. En çok acı
çekenlere. En çok eziyet çekenlere, zulüm görenlere. Dar gelirli veya belirsiz
gelirlilerden bahsediyorum. Başka hiçbir çareleri olmadığı için boğazlarına
kadar batmış oldukları kredi kartı bataklığından çıkamayan, emeklerinin ne
kadar para ettiği ortada olduğu için; toplumsal çevreleri de kendilerine benzer durumda olduğu için çıkma şansı da olmayanlardan.
Onların bir şekilde rahatlatılmasını düşünsek mesela? Ki bunun için, benim kafamda bir kaynak bile var: 2001 krizinin haksız kazançları. Madem ki devrimci fikirler havada uçuşuyor, madem ki radikallik o kadar da hayal değil, neden 2001 krizinde bir kaç saat içinde servetini ikiye katlayanların kim olduklarını ortaya çıkartıp, iktidar odaklarında bulunmaları sebebiyle minik kuşlardan aldıkları haberler sayesinde haksız bir şekilde o servetlerini tatlı tatlı iade etmelerini rica etmiyoruz mesela? "Devrimci" banka çalışanları ve bürokratlar sızdıramazlar mı acaba içeriden o gizliliği kutsal bilgileri? Hatta bu türden daha pek çok haksız kazancı ifşa etsek? Ben biliyorum mesela bir tane. Artık o bilgiye ulaşabilecek konumda olmasam da, gözümle gördüm. Ama yerini biliyorum.
Onların bir şekilde rahatlatılmasını düşünsek mesela? Ki bunun için, benim kafamda bir kaynak bile var: 2001 krizinin haksız kazançları. Madem ki devrimci fikirler havada uçuşuyor, madem ki radikallik o kadar da hayal değil, neden 2001 krizinde bir kaç saat içinde servetini ikiye katlayanların kim olduklarını ortaya çıkartıp, iktidar odaklarında bulunmaları sebebiyle minik kuşlardan aldıkları haberler sayesinde haksız bir şekilde o servetlerini tatlı tatlı iade etmelerini rica etmiyoruz mesela? "Devrimci" banka çalışanları ve bürokratlar sızdıramazlar mı acaba içeriden o gizliliği kutsal bilgileri? Hatta bu türden daha pek çok haksız kazancı ifşa etsek? Ben biliyorum mesela bir tane. Artık o bilgiye ulaşabilecek konumda olmasam da, gözümle gördüm. Ama yerini biliyorum.
Sonracığıma, bankaların, hangi gelir gruplarının üzerinden ne kadar para
kazandığını araştırıp, garibanları “kanırtan” bankaları boykot etmeye ne
dersiniz mesela? (Böylesi bir banka boykotunun ilk defa olarak, bir bankanın
kendisini değil de, aynı zamanda, habercilik görevini yerine getirmeyen bir haber kanalının patronu da olan patronunu cezalandırmak üzere boykota maruz
kalması düşündürücü değil mi?)
Bu türden talepler var mı gezi direnişinde? Veya, en alttakilerin
hayatlarını iyileştirmeye, eşitsizlikleri düzeltmeye yönelik bir potansiyel var
mı? İyi düşünün. Yok. Varsa da çok cılız.
Çünkü, her şeyden önce, Ahmet Çiğdem’in kullandığı o güzel kavramla “mülklülerin
isyanı” bu. En altta olmanın, yoksul olmanın ne demek olduğunu bilmeyenlerin. Hiç
bilmemiş, büyük ihtimalle de hiç bilmeyecek olanların. İçkiyi nerede içeceği, şortunun boyu, metroda öpüşülmesine tahammül edemeyen belediye görevlilerinin varlığı gibi şeyleri ülkenin en kritik meseleleri olarak görmeye mecali olanların. Piyasa değerleri 15.000 Amerikan Doları tutarındaki kişi başı yıllık millî gelirin, yani ülke ortalamasının üzerinde olanaların. ODTÜ’de, GSÜ’de
okumuşların. Seçkinlerin. Krem dö la krem değilse de kremin. (Krem dö la kremin ciddi kesimi, yeniler değil, eskiler, evde alkışlıyorlar direnişi) Halkın plaja doluşmasından rahatsızlık duyan vatandaşın dersem çok mu ileri gitmiş olurum?
Herkes kendi dersini çıkaracak, yüzlerce analiz yapılacak, tarihe geçecek
elbette ama benim şu an çıkarttığım en önemli ders, mülkün sadece maddî
olmadığını gözümüze sokması. Maddî mülkün (ekonomik sermaye) uzun vadede
kazandırdığı manevî mülkün (kültürel sermaye) toplumsal mekanda, toplumsal ve
siyasi mücadelede ne derece önemli olduğunu son derece açık bir şekilde ortaya
koyması.
Direnişe, benimkiyle hiç ilgisi olmayan bir saikle muhalefet eden Ayda
Erbal’ın aklına geldiği gibi, Fransa’da isyan eden gençler the New York Times’a ilan vermemişlerdi. O parayı toplayıp o ilanı
verecek güçleri, yani ekonomik sermayeleri yoktu. Ama aynı zamanda, böyle bir halkla ilişkiler
çalışmasını akla getirecek kültürel sermayeden de yoksundular (Hem akla
getirseler, tahminen bir teki bile bunu İngilizce kaleme alamazdı). Yani çifte
yoksunluktan muzdaripti onlar, ki ikisi zaten çoğunlukla el ele gider
İsyan ettikleri de oydu zaten ve bunu, o kültürel sermayeye sahip
entelijansiyadan çok daha güzel tanımlıyorlardı önlerine mikrofon
uzatıldığında. Ama çok nadir uzanıyordu onlara mikrofon. Onların adına
konuşanlar vardı çünkü. Konuşmayı onlardan çok daha iyi beceren.
Ve isyanların meşrusu o isyandır bu satırları yazanın gözünde. “Onda ikisi
de var, bende neden hiçbiri yok” isyanıdır. Onun anne-babasında da vardı, onda
da var benim annem babamda da yoktu, bende de yok...
O isyanı “Mağripli gençlerin başkaldırısı”, ya da “Müslümanlar’a
ayrımcılığın geldiği nokta” , son yıllarda iyice
moda hale gelen “haysiyet isyanı”, ya da “ötekileştirilenlerin isyanı”
gibi terimlerle konuşa konuşa, “yetti be ekonomik indirgemecilik” diyerek
politik alanı etnik-ulusal, cinsiyet ve cinsel kimlik, her türden “özgürlük”
mücadeleleriyle; sosyal bilimler alanını da bu konuları merkezine alan
araştırmalarla doldura doldura en sonunda bu noktaya gelmek, “gerçekten ezilen
kim”, “isyanında haklı olan kim” sorusunu sormayı dahi akla getirmemek
kaçınılmazdı elbet.
Gezi direnişiyse ezilenlerin, kültürel ve ekonomik sermayeden kimbilir kaç
nesildir yoksun olanların direnişi değil. Gezi direnişi işsizlerin,
prekerlerin, hakkı yenenlerin
taleplerini taşımıyor. Onların dertlerine dair ne bir talep ne bir çözüm
önerisi taşıyor; eşitlik talebi taşımıyor, yeni bir bölüşüm, daha hakkaniyetli
bir bölüşüm talebi taşımıyor. O yüzden marka, reklam, halkla ilişkiler
kavramları havada uçuşuyor. O mülklüler bütün sermayelerini direnişe
vakfediyorlar. Yabancı dil, mizah becerisi, para, kendini ifade yeteneği,
sosyal çevre, vb. Bunların hepsi toplumsal kazanımlardır. Hepsi. O toplumsal
kazanımlara ulaşma kapasitesi ise, ailenin ekonomik ve kültürel sermayesiyle
doğrudan orantılıdır. O ailelerin çok büyük kesimi de “eski rejimin” temsilcisi,
inanmış kemalist, orta veya üst orta sınıflar. Herhalde bir sosyolojik
araştırma yapacak imkanım olsa, üzerinde çalışacağım konu tam bu, isyancıların güzergâhları meselesi olur
E ne yani, o zaman bu hareket gayrımeşru mu, önemsiz mi? Değil. Olamaz da.
Ama bunlar da sahadaki gerçekler. Sınırları. Ve, polisin Taksim’i terk ettiği,
yani direnişin ilk etabının kazanıldığı ama hareketin yaygınlaştırıldığı Cumartesi
akşamından beri bu harekete şevkle sarılmamı engelliyorlar.
Ayrıca Devlet Bahçeli’yi fazla yumuşak bulan ülkücülerin; İşçi Partililer’in,
TGB’lilerin direnişçiler arasındaki varlığından son derece huzursuzum; onların
umudu benim umudum nasıl olur, anlamakta zorlanıyorum. AKP’den nefret etmek
dışında bir politik bilince sahip olmayan pek çok insanın bir anda devrimci
kesilmesinden rahatsızım. Gerek göstericiler gerek polis arasından
provakasyonla görevlendirilmiş olan ve kimsenin şüphelenmeyeceği bir veya daha
çok ajanın işleri çığırından çıkartmasından korkuyorum. (Bu da komploculuk değil herhalde... Bir MIT görevlisi, Selanik’te
Atatürk’ün evini bombalayarak 6-7 Eylül olaylarını tetikledi, hatırlıyoruz
değil mi? Maraş katliamının failleri arasındaki bordrolular belgelenmişti,
değil mi?) Sokaklarda binlerce
kişinin aynı andaki varlığının böyle bir durumda sebebiyet verme ihtimalinden korkuyorum. Yakınen tanıdığım, bütün şeriatçıların
kellesini almaya yeminli ülkücü meczubun, Facebook'ta gördüğüm “8 Haziran mahşer günü” tehdidinden
korkuyorum. O yüzden “direngazi” de “direnankara” da, bütün direnler bana
korkutucu provakasyonlar gibi geliyor. Politik alanın oluşma ve işleyişine dair tek laf etmeyip bütün sorunu bir adamın kibrine bağlayan o kısayolculuğu tehlikeli buluyorum. Evet, aynen öyle.
Direnmeyin diyorum bu şartlarda. Dönün evlerinize. Oturalım, hep beraber bir sonraki adımı konuşalım sonra.
Direnmeyin diyorum bu şartlarda. Dönün evlerinize. Oturalım, hep beraber bir sonraki adımı konuşalım sonra.
Döküldüm iyice, bu kadarını beklemiyordum. Kafasını gözünü yara yara da,
bazen yarım yamalak ve sarsakça da olsa kafamdakilerin bir kısmını döktüm işte.
Hiç bu açıdan düşünmemiştim...teşekkürler!
ReplyDeleteTebrikler! Tam da bunu düşünüyordum.. Bu gençler madem çok akıllı eğitimli çocuklar, niye orda 24 saat içip yatıp halay çekeceklerine oturup yoksullar için mesela bir proje yapmıyorlar..Niye kamu malına zarar, ülke ekonomisini (dolayısıyla yoksullara verilen hizmetleri mesela) zor duruma sokmak onları rahatsız etmiyor da gururlarından vazgeçip bu işe bir son vermiyorlar? Demek ki neymiş? Çok akıllı süper eğitimli olmak "iyi, hayırlı, topluma faydalı insan" olmak demek değilmiş...
ReplyDeleteGazi Mahallesi'ndeki olaylara (ki bilirsiniz istanbul'un en fakir kesimi bu bölgededir.) "terörist", "pkklı", "provakatör" gibi tanımlamalar getiren direnişçiler de gördük! direnişçilerin çoğunun gözünde Roboski Katliamı ne anlam ifade ediyor onu da tahmin edebiliyorum (bkz. kaçakçı). sizi atatürk kurtaracak peki ya yoksulları?
ReplyDeletebu konuyla ilgili okuduğum en iyi yazı
ReplyDeletetebrik ederim
Eline sağlık
ReplyDelete