Thursday, August 22, 2013

Bir Tahakküm Aracı olarak Devrim

Yazı, başlığının iddialılığına cevap veremeyecek elbet, zirâ konu çok derin, uzun ve karşılaştırmalı tahlilleri hak ediyor. Kafamda uçuşup duran fikirleri, hayli karmaşık ve eklektik bir halde, vaktim ve enerjim elverdiğince döktüm. Ama olgu orada, fikir orada, belki bir kaç unsurla katkıda bulunur konuda daha çok ilerlemek isteyenlere. İlk bölümünde, her ne kadar üzerinden zaman geçtiyse ve bugünün bağlamıyla alakasız gözükse de, Irak'ta yaşanan rejim değişikliğinin nasıl, Libya ve Suriye'de yaşananlarla bağlantılı olduğunu gerekçelendirip, ikinci bölümde, Mısır ve Türkiye'ye dair bazı gözlemlerde bulundum. Bu iki ülkenin siyasi yapılarının birbirlerine ne denli benzediği meselesi üzerine epeydir düşünüyorum ama yazıda o noktalar yok, salt son gelişmelere odaklandım. 

Irak, Libya, Suriye 

Önce Irak. Irak'ta bir devrim süreci yaşanmadı; zaten tam da bu yüzden, ötekilerden hiç de farklı olmayan hedeflerle (diktatör devirmek) gerçekleşen rejim değişikliği, “aydınoyu” tarafından en baştan itibaren, neredeyse hep bir ağızdan kınandı. O kınamalar bir işe yaramamış olsa, İngiltere’de 1 milyon kişinin yürümesinin Irak halkına bir faydası olmamış olsa da, en azından insanların farkında olduğunu ortaya koyuyordu, gelecek için umut verici olabilirdi, değil mi? Olmadı. Sonraki Irak’lar Irak etkisini yaratmadı. Libya ve Suriye 10 yıl sonra Irak’laşırken, 10 yıl evvel sokaklara dökülenler, bu iki ülkede yaşananlara, özgürlükçü halk hareketleri olarak alkış tuttular. Bunun sebebi Irak’ta dış müdahalenin varlığı desek, Libya’da aynı sesler neden duyulmadı? Zira, Mısır ve Tunus’tan gelen rüzgârla olduğu iddiasıyla, daha en baştan, bölgesel bir silahlı ayaklanma olarak başlayan Libya Devrimi (Tırnak içine almalı mı, almamalı mı? Yoksa karşı devrim mi demeli ? Taşıdıkları tarihsel yük ve uyandırdıkları duygular nedeniyle, “devrim”, “terör” ve daha nice kavram, kullanılmaz hale gelmiş durumda) on beş gün içerisinde başlayan NATO bombardımanlarının önünü açması sayesinde ilerledi ve devrimin nihayetlendiği nokta diyebileceğimiz, Kaddafi’nin devrimcilerce öldürülmesi (evet, Libya Devrimcileri idi onlar. Eğer hâla izlemediyseniz, izleyin Kaddafi’nin nasıl linç edildiğine dair videoları. Yok yapamam demeyin. Eğer bu konularda fikir beyan ediyorsanız, Libyalı özgürlük savaşçılarının o görüntülerini mutlaka izleyin. Ve tabii, o videoda gördüğünüz görüntüleri onla, yüzle çarpın), bir NATO uçağının, Kaddafi’nin konvoyunu vurmasıyla nihayetlendi (şimdi konuyu araştırırken, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), meseleye dair raporuna “Ölümcül İntikam” başlığını koyduğunu fark ettim. Bir insan hakları örgütünün, bir lincin nasıl olduğunu adım adım anlatıp insan hakları açısından değerlendirmesi gereken tarafsız raporuna ne kadar da yaraşır bir başlık değil mi?).

Peki nasıl oldu da Libya’da, aynen Irak’ta olduğu gibi, doğrudan dış müdahale ve bazı yerel unsurların işbirliği ile yapılan ve ülke halkının çok büyük kısmının hayatlarını kalıcı bir şekilde cehenneme çeviren rejim değişikliği (“diktatör öncesi” durumların diktatör sonrasından daha iyi olmadığını söylemek mümkün tabii, bunu çürütmek ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, bu argümanın hayli miyopluk gerektirdiğini söylemeden geçemeyeceğim) Irak’takinden daha kabul edilir bulundu? Nasıl oldu da, Irak müdahalesine şiddetle karşı çıkmış olan, ABD’nin dış politikalarını her daim amansızca eleştiren Chomsky gibi pek çok isim, Le Monde Diplomatique gibi yayın organları Libya’da (ve ardından Suriye’de) sustu? Bu cevap bekleyen gerçek bir soru.

Kimisi “hukuk” diyordu, “BM Güvenlik Konseyi’nin kararı var, yani bu müdahale meşrudur”. Ama o Konsey’in oluşumundaki adaletsizlik bir yana (kısa süre önce, bizzat Muammer Kaddafi’nin, o Konsey’e meydan okumuş olması hayatın acı tesadüflerinden değil elbet), kararların nasıl alındığını, bilhassa, daimi üyelerle geçici üyeler arasındaki güç dengesini ve pazarlıkları göz önünde bulundurup da bu hukuk inancına hâla bağlı kalmak kolay iş değil. Mesela “Rusya’nın vetosu” diye bir kart var ve o vetonun çıkmaması için ne gibi pazarlıkların, ödünlerin masada gezdiğini hayal etmesi serbest... Nitekim, beklenenin aksine, aynen Çin gibi, Libya’da çekimser kalmakla yetindi Rusya. Geçici üyelerden olan ve tabii ki HAYIR demek gibi bir şansı olmayan Nijerya’dan kısa süre sonra gelen, “biz böyle olacağını tahmin etmemiştik. Yoksa Evet demezdik” şeklindeki açıklama hayli açıklayıcı, değil mi? [Bu açıklamaya dair bağlantıyı bulamadım, yazıyı daha fazla geciktirmemek için şimdilik referanssız bırakıyorum bu bilgiyi, bulduğumda yazının altına bir not ekleyeceğim. Bloğa yazmanın avantajlarından biri de, bu serbestliği tanıması!] Sonra, muhtemelen daha olan bitenin vehametinin farkında dahi olmayan TC’nin Başbakanı’nın, “Libya’ya müdahale mi, daha neler yahu!” demesinin üzerinden bir hafta geçmeden, ordusunun koşar adım NATO’daki görevlerini yerine getirmesi var. Bu arada tabii, Rusya’dan da, tüm diğer geçici üyelerden de çok daha tuzu kuru olduğunu varsayabileceğimiz düşmüş emperyal güç Fransa’nın, Irak’ta tam işbirliğine girmemesinin bedelini hem diplomatik hem ekonomik planda nasıl ödediğine dair okuduklarım aklıma geliyor hemen. Hem oradan gelen telafi güdüsü, hem de, ABD’nin Obama’nın cici imajını bozmak konusundaki isteksizliği ile bölge halklarını birbirine bağlayan belki tek bağ olan ABD düşmanlığının güçlülüğünden dolayı ABD’nin geride durmayı tercih etmesi nedeniyle, Libya’da başrolü, ülkenin başına gelmiş en utanç verici cumhurbaşkanı olan Sarkozy’nin liderliğindeki Fransa’nın üstlenmesi şaşırtıcı değildi elbet. Alelacele danışmanlığına getirdiği, ülkenin en utanç verici entelektüeli Bernard Henry-Levy ile birlikte Libya yıkımının baş aktörlerinden olan Sarkozy’nin rolüne dair küçük ama çarpıcı bir anektot var: Libya’daki rejim değişikliği girişiminin ilk evrelerinde, şaşkın haldeki Afrika Birliği, doğal olarak hep devrede olmaya, tarafları masaya oturmaya ikna etmeye çalıştı. Ama, silahları bırakmaya hiç niyetli olmayanların tutumu, bizim gayet iyi tanıdığımız o uzlaşmazlıkla “diktatörle masaya oturulmaz” şeklinde idi elbet. Böylesi bir çaba içerisinde olan, halihazırda üzerinde konuşulacak bir plan dahi hazırlamış olan, o dönemin Afrika Birliği yöneticilerine Sarkozy’nin, “o uçağa bindikleri taktirde içinden sağ çıkamayacaklarını” hatırlattığını, Togolu-Fransız siyasetçi Kofi Yamgnane bizzat kendisi aktarmıştı. Ah o diplomasinin kapalı kapıları, dilleri olsa da bizim adımıza bizim başımıza ne çoraplar örüldüğünü anlatsalar!

Anthony Giddens “satın alınmış” idi belki, ama Libya’nın “Afrika’nınNorveç’i” olma potansiyelinden bahsederken gördüğü şey de Mısır’daki o korkunç 'gelir dağılımı eşitsizliği ve yarı aç-yarı tok insanlar değildi. Belki Kaddafi megaloman bir kaçıktı ama, orada halkını temsil eden yüz küsur liderin her birinin yapması gerekeni yapıp, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Güvenlik Konseyi’nin varlığının kabul edilmezliğini sorgulayan (benim bildiğim) tek liderdi. Aynı zamanda, Afrika kıtasının, iletişim alanında zengin kuzey komşusuna bağımlılığını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve Kaddafi’nin en önemli yatırımlarından olan RASCOM uydusunun fırlatıldığı yıl olan 2010 yılında, yani isyan başlamadan bir yıl evvel genel afla, Libya’da tüm siyasi mahkumların hapishanelerden çıkartılmış olduğunu hiç duymuş muydunuz? Nitekim, şimdi savaş suçlularınca, savaş suçlusu olarak yargılanıp öldürülmeyi bekleyen, Cambridge Yayınları’nda dizgide olan kitabı alelacele durdurulan (editoryal tercih?!) LSE’den doktoralı oğul Seyfülislam Kaddafi’nin etkisiyle, Kaddafi rejiminde son yıllardaki açılım ve pek çok alandaki demokratikleşme gayretleri, zorbalığı gerekçesiyle söz konusu rejimi bir an evvel yıkma gayretkeşliğini en çok kafa karıştırıcı kılan unsurlardan. 

Libya’nın şu anki hali ortada. Önümüzdeki yıl, ondan sonraki yıl daha iyi olacağına dair hiç bir umut da yok. Çünkü o devrimi yapanlar zaten bizimle aynı umutlara sahip değillerdi. “Diktatör deviren her kimse desteklerim” diyenlerin hiç hesap etmediği bu idi. Suriye’de de öyle.

Suriye. En çok içimi yakan. Gidip bir kaç gün içerisinde aşık olduğum ülke. Kaybettiğim cennet. Yerle bir edilen cennet. Yok edilen cennet. “Kendi iyiliği için” acı çektirilen, evinden edilen halk. Özgürlük adına tahrip edilen doğa, yok edilen tarih. Biz kuzeyde kâh barış kâh devrim sarhoşluğu içerisindeyken, sıklıkla bizim topraklarımızdan gelen savaşçıların iki buçuk yıldır ülkelerini savaş alanına çevirdiği komşularımız, akrabalarımız. Şam’da yatırım yapmış bir işadamı iken kendini aniden bir savaşın ortasında bulup, çabucak bambaşka bir mesleğe, savaş muhabiri rehberliğine adapte olan Jean Pierre Duthion’un twitindeki sözleri anlatıyor en güzel, bir kısmı yüzlerce yıldır kesintisiz o toprakların kadim unsuru olmuş, bir kısmı da diyarlarından göçüp Suriye’yi yurt edinmiş Suriye halkının çilesini: “Zenginler Batı’ya ya da Körfez ülkelerine gitti, yoksullar son derece trajik şartlarda sığınma kamplarına gitti, orta sınıf evlerinde sessiz sedasız ölüyor”. Ve Suriye’yi bu hâle getiren devrime destek, benim gördüğüm, Batı dünyasındaki neredeyse tüm kesimlerin hemfikir oldukları nadir konulardan. Bugünkü o kimyasal saldırıyı rejim yaptı, şüpheleri yok, kanıta ihtiyaçları yok.

Peki bu üç ülkenin bir ortak noktasını bulabilir misiniz? Hemen söyleyeyim: Hepsi de, "Şer Ekseni" üyesi. Unutmuştuk değil mi? Biz unuttuk, evet. Ama Şer Eksenini tanımlayanlar o ülkelerdeki rejimleri değiştirme gayesinden vazgeçmiş değillerdi. Libya ve Suriye'deki silahlı rejim yıkma girişimlerinin, Mısır ve Tunus'ta başlayan ve tamamen barışçıl olan hareketlerin devamıymış gibi, "Arap Baharı" etiketiyle tahlil edilmesini sorgulamadık hiç. Halbuki en baştan itibaren, Şer Eksenine yönelik operasyonların son safhalarıydılar.

Mısır ve Türkiye 
 
Mısır şu anda çok taze, fazla söze ne hacet? Diktatör olduğu için yıkılan bir lider (ama Kaddafi gibi değil, yalandan tutukluluğu bittiğine göre, ister Suudi Arabistan’da kendisine tahsis edilen sarayda, isterse kendi ülkesindeki saraylarından birinde yaşamını sürdürecek olan. Çoluğu çocuğu da Kaddafi’ninkilerin kaderini paylaşmayıp uluslararası seçkinler olarak hayatına devam eden. Aradaki fark önemli ve hiç tesadüf değil), yerine yapılan seçimler... Bir yıl sonra, bu kez İslamcı olduğu için yıkılan bir lider. Yıllardır “sandık yok” gerekçesiyle pek çok ülkede iç savaşlı geçişlere ya doğrudan alkış tutmuş, ya da kararsızlıkla susmuş, bu kez ise askeri darbeye askeri darbe demekten kaçınan aydınoyu. Ve bu arada ülkenin en önemli gelir kaynağı olan turizmin neredeyse sıfırlanması; ölen, yaralanan, aç kalan, katledilen halk... Ama sapına kadar devrimci bir halk! Kimi için Tahrir bir destan, kimi için Adeviye...

Peki bu süreçlerin, sıradan insanların sıradan hayatlarında yarattığı travmalar? Hangi örnekte, bu destanların halk için iyi olduğunu söyleyebilirsiniz? Böyle bir arada durduğunda daha net görünür belki diye böyle bir araya dizdim hepsini.

Böyle bir arada görüldüğünde devrim adına, o yüce kavram adına halklara neler edildiği, adına devrim denildiği için, “halk hareketi” olduğu için bu yıkımların önünde saygıyla eğildiğimiz, nasıl gafil avlandığımız, eylemekten nasıl düşünemez hale geldiğimiz, fazla hareketlilikten neler olup bittiğini sorgulayacak fırsatı bulamaz olduğumuz belki biraz görünür dedim (ki bunun bir de nedeni ve nasılı var elbet. O bir başka yazının konusu. Şimdi burun kıvırıyoruz ama Otpor hakikatini o kadar kolay elinin tersiyle itmek akıl kârı olmadığı gibi, “komploculuk” da her zaman sosyolojik gerçekleri bilmeyen ya da yok sayanların bulduğu kolaycı izahatler ve meczupluklar değildir. Bir avuç zenginin koskoca Dünya'nın iplerini elinde tutması kolay mıdır? CIA, onlarca yan kuruluşu ve benzerleri sadece, gayet zor, pahalı ve riskli kumpaslarla adam öldürerek mi yaparlar işlerini? Bu internet çağında, her fikir özgürce dolaşımdayken boş mu dururlar, iletişim süreçlerinde bizzat yer almazlar mı? Soğuk Savaş bittiğinden beri (daha doğrusu Dünya siyasetine dair bütün tahlillere Soğuk Savaş bitti diye başlamaya başlanalı beri) devrimler, binbir renkleri, kumaşları ve şık isimleriyle, bal gibi de küresel iktidarın araçları haline geldi. “Ya bütünüyle bizim kontrolümüzde olan hükümetler yerleştiririz, ya da kaos” şeklinde değil mi onlarca yıldır, dünyanın efendilerinin “kalkınmakta olan ülkelere” karşı politikası? AKP ve Mursi idi değil mi onların projesi? E peki onlar yokken ne yapıyordu bu efendiler? İncirlik nasıl kuruldu? İran’a neden bunca yaptırım uygulanıyor? Nasır’ın Mısır’daki mirası nasıl sadece, herkesin atıf yaptığı bir kahraman figüründen ibaret hale geldi? O efendiler, bütün yatırımlarını kaypak ve güvenilmez siyasi projelere, hedeflerini değiştirip kendi gündemini takip etmeye karar verebilecek siyasi liderlere yapacak kadar akılsız mı? Neyse, dedim ya, o ayrı bir yazı konusu.) 

Velhasıl Ne Bingazi, ne Halep, ne Kâhire, ne İstanbul, ne de Ankara 1917 Moskava’sı. Ve ülkeler sarsıldığında, ekonomiler tökezlediğinde işçiler, işsizler, prekerler, vasıfsızlar sarsılır en çok. Kampüslerindeki veya plazalarındaki şık ofislerinde devrim ateşini yakan, mesai saatleri dışında alanlarda slogan atan, arada bir biber gazı yiyerek bedel ödeyen ve daha da devrimci hale gelen; ay başında, asgari ücretin belki iki, belki beş katının üstündeki maaşı hesabına yatan, bunun bir kısmını geleceği için yatırım yapmaya, bir kısmını hemen tüketmeye ayırabilenler değil. Her durumda, kültürel sermayesi başının çaresine bakmasının garantisi olanlar değil. O yüzden “buna değecek mi” sorusu meşrudur. Hedeflerle, ülke olarak ödenecek bedellerin orantılı olup olmadığını tartışmak hesapçılık değildir.

Zaten her devrim devrim de değildir. “Her şey değişmeli ki her şey aynı kalsın” sözünü hatırlamanın ta zamanı, ve baş çelişki tartışmaya yeniden başlamanın.

Nâfile konuştuğumu biliyorum. "Direnişçilerin" yaz tatili molası verdiklerine; Bozcaada’dan Asos’a, Datça’dan Olimpos’a koca bir sahil şeridi boyunca büyük büyük sözlerin gündüz dalgalara, gece yıldızlara karıştığına; rakılar tokuşturulurken çelişkilerin keskinleşip stratejilerin derinleştiğine; entelijansiya serin serin hem dinlenir hem gazlanırken kitlelere de İstanbul’un nemli, Ankara’nın kuru sıcağında mola hakkı tanındığına fazlaca şüphem yok. Sonra yine sokaklar “bizim” olacak. Ölmek için, kör olmak için, yaralı olmak için. “O ölüler bize lazım” mı Rauf Denktaş’ın bir zamanlar dediği gibi? O ölüler kime lazım? O ölüleri şehit, analarını kahraman yapınca, gidip o analara sarılıp ağladığınızda diniyor mu analarının acısı? On binlerce PKK’li şehit, binlerce Mehmetçik şehit. İyi de hangi dava uğruna? Hangi direniş? Hangi hedef? Hangi amaç? Kendi özeleştirisini vermeden büyük sözlerle iktidar eleştirisine girişen reklamcı veya marketingciyle, kendi ayrıcalıklı konumunu sorgulamadan, olup biteni doğru dürüst tahlil etmeden devrime kalkışan akademisyenle girişilecek sosyalist devrim uğruna mı[1]? Hangi sosyalizm sahi? Bakın omuz omuza yürüdüğünüz, direnişçi sıfatını üzerlerine yapıştıran, pek çoğu, lümpen diye üzerlerini çiziverdiğiniz makarnacılarla lümpenlikte yarışacak insanlara, ne kadarının istediği şey bu? Ülkenin en büyük sermaye grubunun en baştan itibaren açıkça lojistik destek verdiği; son bir kaç yıldır çok ciddi paralar kazanan dizi sektörünün şöhretli ve bol paralı oyuncularının başrollerini oynadığı bir hareketle mi gelecek o çok özlediğimiz ve gerekliliğine hiç bir şüphe olmayan devrim? Ertuğrul Özkök’ün (bu ismi işittiğinizde tüyleriniz diken diken olmuyorsa, nefretiniz gerçekten çok yanlış yerlere kanalize olmuş demektir) her zamanki kaypakça tavrıyla desteklediği devrim... Anaakım Batılı medya ve siyasetin; Libya ve Suriye devrimlerini destekleyen herkesin topluca desteklediği devrim...

Durun diyorum tekrar, son kez, umutsuzca. Belki de, bu yaz tatili, beni haksız çıkartıp akl-ı selime vardırmıştır kimilerini... “Sokaktan başka bir şey yok elimizde” söyleminin, hele de şu internet çağında hiç de doğru olmadığını fark etmiştir belki de çoğunluk... “Arkadaşlarımızın hesabını sormak için çıkıyoruz” diyerek yeni ölümleri, hesap sorulacak yeni vakaları doğuracak bir sürece atılmak yerine o ölümlerin hesabını mevcut prosedürlerle sormanın, eğer mevcut prosedürler işlemiyorsa da değişmelerini talep etmenin daha makul olduğunu, çok daha politik olduğunu, Gezi'nin en büyük kazanımının parklardaki forumlar olduğunu, Zizek'in dediği gibi, eylemeden önce düşünmenin şart olduğunu görmüştür belki de pek çok kişi. Belki...







[1] Bu noktayı yazının içine yerleştiremeyeceğim. Reklamcı/marketingci örneği, bir yandan mevcut neoliberal düzenin kendini üretimi açısından son derece pis işler oldukları için, diğer yandan da, kendini gerçekleştirme, yaratıcılığını devreye sokma imkânı tanıması açısından  önemli. İnsanları, kendi hayatlarını idame ettirmek için yaptıkları işten dolayı eleştirmekten, daha doğrusu bunu şahsî bir suçlama haline getirmekten kaçınırım mümkün mertebe. Zirâ hepimiz, kendi elimizdeki imkânlar dahilinde ve seçim imkânlarımız gayet kısıtlı olarak hayatımızı devam ettirmeye, dünya nimetlerinden olabildiğince nasiplenmeye, çocuk yapma ve tabii ki çocuklarımızı da mutlu etmeye çalışıyoruz. Ve bu herkesin hakkı. Bir devrimin de amacı, bu hakkı istemek değil midir? Herkes için istemek? Seçim imkânlarının kısıtlılığı önemli bir nokta ve herhalde liberal düşünceyle en büyük meselelerimden biri. Velhasıl, “hayattaki görevi insanlara ihtiyacı olmayan şeyleri satın aldırtmak olan iğrenç insanlarsınız siz” diyerek, aynen pek çok Gezici’nin polisler için rahatlıkla yaptığı gibi o insanları sırf yaptıkları işten dolayı kategorik olarak reddetmek, hatta insan statüsünden çıkartmak değil yaptığım. Ama insanların kendilerini direnişçi diye konumlandırmaya başladıkları noktada, “arkadaş önce bir kendine diren” demek de haktır. Belki de herkes önce kendi konumunu sorguladığında olacak hakiki devrimin bir şansı. Ha dediğim gibi, reklamcı/marketingci uç örneği olsa da gazeteci, akademisyen, patron, esnaf, beyaz yakalı vb. çoğumuz için geçerli bu sözlerim. “Ekmek aslanın ağzında” şeklindeki son derece isabetli deyim, o ekmeği almanın zorluğunu getirir akıllarımıza hemen. Halbuki, o deyimi, paylaşılacak olan ekmeğin ne kadar adaletsizce dağıldığı üzerinden okumak da gayet mümkündür. Yani pek çok yetenekli ve donanımlı yazar ve şair adayı bu yeteneklerini reklamcılık gibi lanet bir işe akıtmak zorunda kalıyorlarsa eğer, bunun suçlusu para kaynaklarının, iktidarın dağıtılış biçimindeki adaletsizliktir. Sorgulamaya bizzat kendi hayatımızdan başlamak, kendisi o kahramanlığı yapsa dahi arkasında belki yıllarca destekleyebilecek ekonomik güce sahip bir aileye sahip bazı “direnişçilerin” tüm polislere buyurduğu gibi derhal gemileri yakarak kahraman olmak için değil; anlamak için, kendimizle benzer durumda olanlarla birlikte ortak akıl üretmek için, kendi yaptığımız iş sonucu doğurduğumuz doğrudan veya dolaylı etkileri didik didik etmek, düzenin çarpıklıklarını tedavi etmek için en doğru başlangıç noktalarından biri olacak. Yoksa “sokaklar bizim” çok seksî duruyor, ona şüphe yok.

No comments:

Post a Comment