Yazı, başlığının iddialılığına cevap
veremeyecek elbet, zirâ konu çok derin, uzun ve karşılaştırmalı
tahlilleri hak
ediyor. Kafamda uçuşup duran fikirleri, hayli karmaşık ve eklektik bir
halde, vaktim ve enerjim elverdiğince döktüm. Ama olgu orada, fikir
orada, belki bir kaç unsurla katkıda bulunur konuda daha çok ilerlemek
isteyenlere. İlk bölümünde, her ne kadar üzerinden zaman geçtiyse ve bugünün bağlamıyla alakasız gözükse de, Irak'ta yaşanan rejim değişikliğinin nasıl, Libya ve Suriye'de yaşananlarla bağlantılı olduğunu gerekçelendirip, ikinci bölümde, Mısır ve Türkiye'ye dair bazı gözlemlerde bulundum. Bu iki ülkenin siyasi yapılarının birbirlerine ne denli benzediği meselesi üzerine epeydir düşünüyorum ama yazıda o noktalar yok, salt son gelişmelere odaklandım.
Irak, Libya, Suriye
Önce Irak. Irak'ta bir devrim süreci yaşanmadı; zaten tam da bu yüzden, ötekilerden hiç de farklı olmayan hedeflerle (diktatör devirmek) gerçekleşen rejim değişikliği, “aydınoyu” tarafından en baştan itibaren, neredeyse hep bir ağızdan kınandı. O kınamalar bir işe yaramamış olsa, İngiltere’de 1 milyon kişinin yürümesinin Irak halkına bir faydası olmamış olsa da, en azından insanların farkında olduğunu ortaya koyuyordu, gelecek için umut verici olabilirdi, değil mi? Olmadı. Sonraki Irak’lar Irak etkisini yaratmadı. Libya ve Suriye 10 yıl sonra Irak’laşırken, 10 yıl evvel sokaklara dökülenler, bu iki ülkede yaşananlara, özgürlükçü halk hareketleri olarak alkış tuttular. Bunun sebebi Irak’ta dış müdahalenin varlığı desek, Libya’da aynı sesler neden duyulmadı? Zira, Mısır ve Tunus’tan gelen rüzgârla olduğu iddiasıyla, daha en baştan, bölgesel bir silahlı ayaklanma olarak başlayan Libya Devrimi (Tırnak içine almalı mı, almamalı mı? Yoksa karşı devrim mi demeli ? Taşıdıkları tarihsel yük ve uyandırdıkları duygular nedeniyle, “devrim”, “terör” ve daha nice kavram, kullanılmaz hale gelmiş durumda) on beş gün içerisinde başlayan NATO bombardımanlarının önünü açması sayesinde ilerledi ve devrimin nihayetlendiği nokta diyebileceğimiz, Kaddafi’nin devrimcilerce öldürülmesi (evet, Libya Devrimcileri idi onlar. Eğer hâla izlemediyseniz, izleyin Kaddafi’nin nasıl linç edildiğine dair videoları. Yok yapamam demeyin. Eğer bu konularda fikir beyan ediyorsanız, Libyalı özgürlük savaşçılarının o görüntülerini mutlaka izleyin. Ve tabii, o videoda gördüğünüz görüntüleri onla, yüzle çarpın), bir NATO uçağının, Kaddafi’nin konvoyunu vurmasıyla nihayetlendi (şimdi konuyu araştırırken, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), meseleye dair raporuna “Ölümcül İntikam” başlığını koyduğunu fark ettim. Bir insan hakları örgütünün, bir lincin nasıl olduğunu adım adım anlatıp insan hakları açısından değerlendirmesi gereken tarafsız raporuna ne kadar da yaraşır bir başlık değil mi?).
Önce Irak. Irak'ta bir devrim süreci yaşanmadı; zaten tam da bu yüzden, ötekilerden hiç de farklı olmayan hedeflerle (diktatör devirmek) gerçekleşen rejim değişikliği, “aydınoyu” tarafından en baştan itibaren, neredeyse hep bir ağızdan kınandı. O kınamalar bir işe yaramamış olsa, İngiltere’de 1 milyon kişinin yürümesinin Irak halkına bir faydası olmamış olsa da, en azından insanların farkında olduğunu ortaya koyuyordu, gelecek için umut verici olabilirdi, değil mi? Olmadı. Sonraki Irak’lar Irak etkisini yaratmadı. Libya ve Suriye 10 yıl sonra Irak’laşırken, 10 yıl evvel sokaklara dökülenler, bu iki ülkede yaşananlara, özgürlükçü halk hareketleri olarak alkış tuttular. Bunun sebebi Irak’ta dış müdahalenin varlığı desek, Libya’da aynı sesler neden duyulmadı? Zira, Mısır ve Tunus’tan gelen rüzgârla olduğu iddiasıyla, daha en baştan, bölgesel bir silahlı ayaklanma olarak başlayan Libya Devrimi (Tırnak içine almalı mı, almamalı mı? Yoksa karşı devrim mi demeli ? Taşıdıkları tarihsel yük ve uyandırdıkları duygular nedeniyle, “devrim”, “terör” ve daha nice kavram, kullanılmaz hale gelmiş durumda) on beş gün içerisinde başlayan NATO bombardımanlarının önünü açması sayesinde ilerledi ve devrimin nihayetlendiği nokta diyebileceğimiz, Kaddafi’nin devrimcilerce öldürülmesi (evet, Libya Devrimcileri idi onlar. Eğer hâla izlemediyseniz, izleyin Kaddafi’nin nasıl linç edildiğine dair videoları. Yok yapamam demeyin. Eğer bu konularda fikir beyan ediyorsanız, Libyalı özgürlük savaşçılarının o görüntülerini mutlaka izleyin. Ve tabii, o videoda gördüğünüz görüntüleri onla, yüzle çarpın), bir NATO uçağının, Kaddafi’nin konvoyunu vurmasıyla nihayetlendi (şimdi konuyu araştırırken, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), meseleye dair raporuna “Ölümcül İntikam” başlığını koyduğunu fark ettim. Bir insan hakları örgütünün, bir lincin nasıl olduğunu adım adım anlatıp insan hakları açısından değerlendirmesi gereken tarafsız raporuna ne kadar da yaraşır bir başlık değil mi?).
Peki nasıl oldu da Libya’da, aynen Irak’ta olduğu gibi, doğrudan dış
müdahale ve bazı yerel unsurların işbirliği ile yapılan ve ülke halkının çok
büyük kısmının hayatlarını kalıcı bir şekilde cehenneme çeviren rejim
değişikliği (“diktatör öncesi” durumların diktatör sonrasından daha iyi olmadığını
söylemek mümkün tabii, bunu çürütmek ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, bu
argümanın hayli miyopluk gerektirdiğini söylemeden geçemeyeceğim) Irak’takinden
daha kabul edilir bulundu? Nasıl oldu da, Irak müdahalesine şiddetle karşı çıkmış olan,
ABD’nin dış politikalarını her daim amansızca eleştiren Chomsky gibi pek çok
isim, Le Monde Diplomatique gibi yayın
organları Libya’da (ve ardından Suriye’de) sustu? Bu cevap bekleyen gerçek bir soru.
Kimisi “hukuk” diyordu, “BM Güvenlik Konseyi’nin kararı var, yani bu
müdahale meşrudur”. Ama o Konsey’in oluşumundaki adaletsizlik bir yana (kısa
süre önce, bizzat Muammer Kaddafi’nin, o Konsey’e meydan okumuş olması hayatın
acı tesadüflerinden değil elbet), kararların nasıl alındığını, bilhassa,
daimi üyelerle geçici üyeler arasındaki güç dengesini ve pazarlıkları göz
önünde bulundurup da bu hukuk inancına hâla bağlı kalmak kolay iş değil. Mesela
“Rusya’nın vetosu” diye bir kart var ve o vetonun çıkmaması için ne gibi
pazarlıkların, ödünlerin masada gezdiğini hayal etmesi serbest... Nitekim,
beklenenin aksine, aynen Çin gibi, Libya’da çekimser kalmakla yetindi Rusya. Geçici
üyelerden olan ve tabii ki HAYIR demek gibi bir şansı olmayan Nijerya’dan kısa
süre sonra gelen, “biz böyle olacağını tahmin etmemiştik. Yoksa Evet demezdik”
şeklindeki açıklama hayli açıklayıcı, değil mi? [Bu açıklamaya dair bağlantıyı
bulamadım, yazıyı daha fazla geciktirmemek için şimdilik referanssız
bırakıyorum bu bilgiyi, bulduğumda yazının altına bir not ekleyeceğim. Bloğa yazmanın
avantajlarından biri de, bu serbestliği tanıması!] Sonra, muhtemelen daha olan
bitenin vehametinin farkında dahi olmayan TC’nin Başbakanı’nın, “Libya’ya
müdahale mi, daha neler yahu!” demesinin üzerinden bir hafta geçmeden, ordusunun
koşar adım NATO’daki görevlerini yerine getirmesi var. Bu arada tabii,
Rusya’dan da, tüm diğer geçici üyelerden de çok daha tuzu kuru olduğunu
varsayabileceğimiz düşmüş emperyal güç Fransa’nın, Irak’ta tam işbirliğine
girmemesinin bedelini hem diplomatik hem ekonomik planda nasıl ödediğine dair
okuduklarım aklıma geliyor hemen. Hem oradan gelen telafi güdüsü, hem de,
ABD’nin Obama’nın cici imajını bozmak konusundaki isteksizliği ile bölge
halklarını birbirine bağlayan belki tek bağ olan ABD düşmanlığının güçlülüğünden
dolayı ABD’nin geride durmayı tercih etmesi nedeniyle, Libya’da başrolü,
ülkenin başına gelmiş en utanç verici cumhurbaşkanı olan Sarkozy’nin
liderliğindeki Fransa’nın üstlenmesi şaşırtıcı değildi elbet. Alelacele
danışmanlığına getirdiği, ülkenin en utanç verici entelektüeli Bernard
Henry-Levy ile birlikte Libya yıkımının baş aktörlerinden olan Sarkozy’nin
rolüne dair küçük ama çarpıcı bir anektot var: Libya’daki rejim değişikliği
girişiminin ilk evrelerinde, şaşkın haldeki Afrika Birliği, doğal olarak hep
devrede olmaya, tarafları masaya oturmaya ikna etmeye çalıştı. Ama, silahları
bırakmaya hiç niyetli olmayanların tutumu, bizim gayet iyi tanıdığımız o
uzlaşmazlıkla “diktatörle masaya oturulmaz” şeklinde idi elbet. Böylesi bir
çaba içerisinde olan, halihazırda üzerinde konuşulacak bir plan dahi hazırlamış
olan, o dönemin Afrika Birliği yöneticilerine Sarkozy’nin, “o uçağa bindikleri
taktirde içinden sağ çıkamayacaklarını” hatırlattığını, Togolu-Fransız
siyasetçi Kofi Yamgnane bizzat kendisi aktarmıştı. Ah o diplomasinin kapalı
kapıları, dilleri olsa da bizim adımıza bizim başımıza ne çoraplar örüldüğünü
anlatsalar!
Anthony Giddens “satın alınmış” idi belki, ama Libya’nın “Afrika’nınNorveç’i” olma potansiyelinden bahsederken gördüğü şey de Mısır’daki o korkunç 'gelir dağılımı
eşitsizliği ve yarı aç-yarı tok insanlar değildi. Belki Kaddafi megaloman bir
kaçıktı ama, orada halkını temsil eden yüz küsur liderin her birinin yapması
gerekeni yapıp, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Güvenlik Konseyi’nin
varlığının kabul edilmezliğini sorgulayan (benim bildiğim) tek liderdi. Aynı
zamanda, Afrika kıtasının, iletişim alanında zengin kuzey komşusuna
bağımlılığını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve Kaddafi’nin en önemli
yatırımlarından olan RASCOM uydusunun fırlatıldığı yıl olan 2010 yılında, yani
isyan başlamadan bir yıl evvel genel afla, Libya’da tüm siyasi mahkumların
hapishanelerden çıkartılmış olduğunu hiç duymuş muydunuz? Nitekim, şimdi savaş
suçlularınca, savaş suçlusu olarak yargılanıp öldürülmeyi bekleyen, Cambridge
Yayınları’nda dizgide olan kitabı alelacele durdurulan (editoryal tercih?!) LSE’den
doktoralı oğul Seyfülislam Kaddafi’nin etkisiyle, Kaddafi rejiminde son
yıllardaki açılım ve pek çok alandaki demokratikleşme gayretleri, zorbalığı
gerekçesiyle söz konusu rejimi bir an evvel yıkma gayretkeşliğini en çok kafa
karıştırıcı kılan unsurlardan.
Libya’nın şu anki hali ortada. Önümüzdeki yıl, ondan sonraki yıl daha iyi
olacağına dair hiç bir umut da yok. Çünkü o devrimi yapanlar zaten bizimle aynı
umutlara sahip değillerdi. “Diktatör deviren her kimse desteklerim” diyenlerin
hiç hesap etmediği bu idi. Suriye’de de öyle.
Suriye. En çok içimi yakan. Gidip bir kaç gün içerisinde aşık olduğum ülke.
Kaybettiğim cennet. Yerle bir edilen cennet. Yok edilen cennet. “Kendi iyiliği
için” acı çektirilen, evinden edilen halk. Özgürlük adına tahrip edilen doğa,
yok edilen tarih. Biz kuzeyde kâh barış kâh devrim sarhoşluğu içerisindeyken, sıklıkla
bizim topraklarımızdan gelen savaşçıların iki buçuk yıldır ülkelerini savaş
alanına çevirdiği komşularımız, akrabalarımız. Şam’da yatırım yapmış bir
işadamı iken kendini aniden bir savaşın ortasında bulup, çabucak bambaşka bir
mesleğe, savaş muhabiri rehberliğine adapte olan Jean Pierre Duthion’un
twitindeki sözleri anlatıyor en güzel, bir kısmı yüzlerce yıldır kesintisiz o
toprakların kadim unsuru olmuş, bir kısmı da diyarlarından göçüp Suriye’yi yurt
edinmiş Suriye halkının çilesini: “Zenginler Batı’ya ya da Körfez ülkelerine
gitti, yoksullar son derece trajik şartlarda sığınma kamplarına gitti, orta
sınıf evlerinde sessiz sedasız ölüyor”. Ve Suriye’yi bu hâle getiren devrime
destek, benim gördüğüm, Batı dünyasındaki neredeyse tüm kesimlerin hemfikir
oldukları nadir konulardan. Bugünkü o kimyasal saldırıyı rejim yaptı, şüpheleri
yok, kanıta ihtiyaçları yok.
Peki bu üç ülkenin bir ortak noktasını bulabilir misiniz? Hemen söyleyeyim: Hepsi de, "Şer Ekseni" üyesi. Unutmuştuk değil mi? Biz unuttuk, evet. Ama Şer Eksenini tanımlayanlar o ülkelerdeki rejimleri değiştirme gayesinden vazgeçmiş değillerdi. Libya ve Suriye'deki silahlı rejim yıkma girişimlerinin, Mısır ve Tunus'ta başlayan ve tamamen barışçıl olan hareketlerin devamıymış gibi, "Arap Baharı" etiketiyle tahlil edilmesini sorgulamadık hiç. Halbuki en baştan itibaren, Şer Eksenine yönelik operasyonların son safhalarıydılar.
Peki bu üç ülkenin bir ortak noktasını bulabilir misiniz? Hemen söyleyeyim: Hepsi de, "Şer Ekseni" üyesi. Unutmuştuk değil mi? Biz unuttuk, evet. Ama Şer Eksenini tanımlayanlar o ülkelerdeki rejimleri değiştirme gayesinden vazgeçmiş değillerdi. Libya ve Suriye'deki silahlı rejim yıkma girişimlerinin, Mısır ve Tunus'ta başlayan ve tamamen barışçıl olan hareketlerin devamıymış gibi, "Arap Baharı" etiketiyle tahlil edilmesini sorgulamadık hiç. Halbuki en baştan itibaren, Şer Eksenine yönelik operasyonların son safhalarıydılar.
Mısır ve Türkiye
Mısır şu anda çok taze, fazla söze ne hacet? Diktatör olduğu için yıkılan bir lider (ama Kaddafi gibi değil, yalandan tutukluluğu bittiğine göre, ister Suudi Arabistan’da kendisine tahsis edilen sarayda, isterse kendi ülkesindeki saraylarından birinde yaşamını sürdürecek olan. Çoluğu çocuğu da Kaddafi’ninkilerin kaderini paylaşmayıp uluslararası seçkinler olarak hayatına devam eden. Aradaki fark önemli ve hiç tesadüf değil), yerine yapılan seçimler... Bir yıl sonra, bu kez İslamcı olduğu için yıkılan bir lider. Yıllardır “sandık yok” gerekçesiyle pek çok ülkede iç savaşlı geçişlere ya doğrudan alkış tutmuş, ya da kararsızlıkla susmuş, bu kez ise askeri darbeye askeri darbe demekten kaçınan aydınoyu. Ve bu arada ülkenin en önemli gelir kaynağı olan turizmin neredeyse sıfırlanması; ölen, yaralanan, aç kalan, katledilen halk... Ama sapına kadar devrimci bir halk! Kimi için Tahrir bir destan, kimi için Adeviye...
Mısır şu anda çok taze, fazla söze ne hacet? Diktatör olduğu için yıkılan bir lider (ama Kaddafi gibi değil, yalandan tutukluluğu bittiğine göre, ister Suudi Arabistan’da kendisine tahsis edilen sarayda, isterse kendi ülkesindeki saraylarından birinde yaşamını sürdürecek olan. Çoluğu çocuğu da Kaddafi’ninkilerin kaderini paylaşmayıp uluslararası seçkinler olarak hayatına devam eden. Aradaki fark önemli ve hiç tesadüf değil), yerine yapılan seçimler... Bir yıl sonra, bu kez İslamcı olduğu için yıkılan bir lider. Yıllardır “sandık yok” gerekçesiyle pek çok ülkede iç savaşlı geçişlere ya doğrudan alkış tutmuş, ya da kararsızlıkla susmuş, bu kez ise askeri darbeye askeri darbe demekten kaçınan aydınoyu. Ve bu arada ülkenin en önemli gelir kaynağı olan turizmin neredeyse sıfırlanması; ölen, yaralanan, aç kalan, katledilen halk... Ama sapına kadar devrimci bir halk! Kimi için Tahrir bir destan, kimi için Adeviye...
Peki bu süreçlerin, sıradan insanların sıradan hayatlarında yarattığı
travmalar? Hangi örnekte, bu destanların halk için iyi olduğunu
söyleyebilirsiniz? Böyle bir arada durduğunda daha net görünür belki diye böyle
bir araya dizdim hepsini.
Böyle bir arada görüldüğünde devrim adına, o yüce kavram adına halklara
neler edildiği, adına devrim denildiği için, “halk hareketi” olduğu için bu
yıkımların önünde saygıyla eğildiğimiz, nasıl gafil avlandığımız, eylemekten nasıl
düşünemez hale geldiğimiz, fazla hareketlilikten neler olup bittiğini sorgulayacak
fırsatı bulamaz olduğumuz belki biraz görünür dedim (ki bunun bir de nedeni ve
nasılı var elbet. O bir başka yazının konusu. Şimdi burun kıvırıyoruz ama Otpor
hakikatini o kadar kolay elinin tersiyle itmek akıl kârı olmadığı gibi, “komploculuk”
da her zaman sosyolojik gerçekleri bilmeyen ya da yok sayanların bulduğu
kolaycı izahatler ve meczupluklar değildir. Bir avuç zenginin koskoca Dünya'nın iplerini elinde
tutması kolay mıdır? CIA, onlarca yan kuruluşu ve benzerleri sadece,
gayet zor, pahalı ve riskli kumpaslarla adam öldürerek mi yaparlar işlerini? Bu
internet çağında, her fikir özgürce dolaşımdayken boş mu dururlar, iletişim
süreçlerinde bizzat yer almazlar mı? Soğuk Savaş bittiğinden beri (daha doğrusu
Dünya siyasetine dair bütün tahlillere Soğuk Savaş bitti diye başlamaya başlanalı
beri) devrimler, binbir renkleri, kumaşları ve şık isimleriyle, bal gibi de
küresel iktidarın araçları haline geldi. “Ya bütünüyle bizim kontrolümüzde
olan hükümetler yerleştiririz, ya da kaos” şeklinde değil mi onlarca yıldır, dünyanın
efendilerinin “kalkınmakta olan ülkelere” karşı politikası? AKP ve Mursi idi
değil mi onların projesi? E peki onlar yokken ne yapıyordu bu efendiler?
İncirlik nasıl kuruldu? İran’a neden bunca yaptırım uygulanıyor? Nasır’ın
Mısır’daki mirası nasıl sadece, herkesin atıf yaptığı bir kahraman figüründen
ibaret hale geldi? O efendiler, bütün yatırımlarını kaypak ve güvenilmez siyasi
projelere, hedeflerini değiştirip kendi gündemini takip etmeye karar
verebilecek siyasi liderlere yapacak kadar akılsız mı? Neyse, dedim ya, o ayrı
bir yazı konusu.)
Velhasıl Ne Bingazi, ne Halep, ne Kâhire, ne İstanbul, ne de Ankara 1917 Moskava’sı.
Ve ülkeler sarsıldığında, ekonomiler tökezlediğinde işçiler, işsizler,
prekerler, vasıfsızlar sarsılır en çok. Kampüslerindeki veya plazalarındaki şık
ofislerinde devrim ateşini yakan, mesai saatleri dışında alanlarda slogan atan,
arada bir biber gazı yiyerek bedel ödeyen ve daha da devrimci hale gelen; ay
başında, asgari ücretin belki iki, belki beş katının üstündeki maaşı hesabına
yatan, bunun bir kısmını geleceği için yatırım yapmaya, bir kısmını hemen
tüketmeye ayırabilenler değil. Her durumda, kültürel sermayesi başının çaresine
bakmasının garantisi olanlar değil. O yüzden “buna değecek mi” sorusu meşrudur.
Hedeflerle, ülke olarak ödenecek bedellerin orantılı olup olmadığını tartışmak
hesapçılık değildir.
Zaten her devrim devrim de değildir. “Her şey değişmeli ki her şey aynı
kalsın” sözünü hatırlamanın ta zamanı, ve baş çelişki tartışmaya yeniden
başlamanın.
Nâfile konuştuğumu biliyorum. "Direnişçilerin" yaz tatili molası verdiklerine;
Bozcaada’dan Asos’a, Datça’dan Olimpos’a koca bir sahil şeridi boyunca büyük
büyük sözlerin gündüz dalgalara, gece yıldızlara karıştığına; rakılar
tokuşturulurken çelişkilerin keskinleşip stratejilerin derinleştiğine;
entelijansiya serin serin hem dinlenir hem gazlanırken kitlelere de İstanbul’un
nemli, Ankara’nın kuru sıcağında mola hakkı tanındığına fazlaca şüphem yok. Sonra
yine sokaklar “bizim” olacak. Ölmek için, kör olmak için, yaralı olmak için. “O
ölüler bize lazım” mı Rauf Denktaş’ın bir zamanlar dediği gibi? O ölüler kime
lazım? O ölüleri şehit, analarını kahraman yapınca, gidip o analara sarılıp
ağladığınızda diniyor mu analarının acısı? On binlerce PKK’li şehit, binlerce
Mehmetçik şehit. İyi de hangi dava uğruna? Hangi direniş? Hangi hedef? Hangi
amaç? Kendi özeleştirisini vermeden büyük sözlerle iktidar eleştirisine girişen
reklamcı veya marketingciyle, kendi ayrıcalıklı konumunu sorgulamadan, olup
biteni doğru dürüst tahlil etmeden devrime kalkışan akademisyenle girişilecek sosyalist
devrim uğruna mı[1]?
Hangi sosyalizm sahi? Bakın omuz omuza yürüdüğünüz, direnişçi sıfatını
üzerlerine yapıştıran, pek çoğu, lümpen diye üzerlerini çiziverdiğiniz makarnacılarla
lümpenlikte yarışacak insanlara, ne kadarının istediği şey bu? Ülkenin en büyük
sermaye grubunun en baştan itibaren açıkça lojistik destek verdiği; son bir kaç
yıldır çok ciddi paralar kazanan dizi sektörünün şöhretli ve bol paralı oyuncularının
başrollerini oynadığı bir hareketle mi gelecek o çok özlediğimiz ve
gerekliliğine hiç bir şüphe olmayan devrim? Ertuğrul Özkök’ün (bu ismi
işittiğinizde tüyleriniz diken diken olmuyorsa, nefretiniz gerçekten çok yanlış
yerlere kanalize olmuş demektir) her zamanki kaypakça tavrıyla desteklediği
devrim... Anaakım Batılı medya ve siyasetin; Libya ve Suriye devrimlerini
destekleyen herkesin topluca desteklediği devrim...
Durun diyorum tekrar, son kez, umutsuzca. Belki de, bu yaz tatili, beni
haksız çıkartıp akl-ı selime vardırmıştır kimilerini... “Sokaktan başka bir şey
yok elimizde” söyleminin, hele de şu internet çağında hiç de doğru olmadığını
fark etmiştir belki de çoğunluk... “Arkadaşlarımızın hesabını sormak için
çıkıyoruz” diyerek yeni ölümleri, hesap sorulacak yeni vakaları doğuracak bir
sürece atılmak yerine o ölümlerin hesabını mevcut prosedürlerle sormanın, eğer
mevcut prosedürler işlemiyorsa da değişmelerini talep etmenin daha makul
olduğunu, çok daha politik olduğunu, Gezi'nin en büyük kazanımının parklardaki forumlar olduğunu, Zizek'in dediği gibi, eylemeden önce düşünmenin şart olduğunu görmüştür belki de pek çok kişi. Belki...
[1] Bu noktayı yazının içine yerleştiremeyeceğim. Reklamcı/marketingci
örneği, bir yandan mevcut neoliberal düzenin kendini üretimi açısından son derece
pis işler oldukları için, diğer yandan da, kendini gerçekleştirme,
yaratıcılığını devreye sokma imkânı tanıması açısından önemli. İnsanları, kendi hayatlarını idame
ettirmek için yaptıkları işten dolayı eleştirmekten, daha doğrusu bunu şahsî
bir suçlama haline getirmekten kaçınırım mümkün mertebe. Zirâ hepimiz, kendi
elimizdeki imkânlar dahilinde ve seçim imkânlarımız gayet kısıtlı olarak
hayatımızı devam ettirmeye, dünya nimetlerinden olabildiğince nasiplenmeye,
çocuk yapma ve tabii ki çocuklarımızı da mutlu etmeye çalışıyoruz. Ve bu
herkesin hakkı. Bir devrimin de amacı, bu hakkı istemek değil midir? Herkes
için istemek? Seçim imkânlarının kısıtlılığı önemli bir nokta ve herhalde
liberal düşünceyle en büyük meselelerimden biri. Velhasıl, “hayattaki görevi
insanlara ihtiyacı olmayan şeyleri satın aldırtmak olan iğrenç insanlarsınız
siz” diyerek, aynen pek çok Gezici’nin polisler için rahatlıkla yaptığı gibi o
insanları sırf yaptıkları işten dolayı kategorik olarak reddetmek, hatta insan
statüsünden çıkartmak değil yaptığım. Ama insanların kendilerini direnişçi diye
konumlandırmaya başladıkları noktada, “arkadaş önce bir kendine diren” demek de
haktır. Belki de herkes önce kendi konumunu sorguladığında olacak hakiki
devrimin bir şansı. Ha dediğim gibi, reklamcı/marketingci uç örneği olsa da
gazeteci, akademisyen, patron, esnaf, beyaz yakalı vb. çoğumuz için geçerli bu sözlerim. “Ekmek
aslanın ağzında” şeklindeki son derece isabetli deyim, o ekmeği almanın
zorluğunu getirir akıllarımıza hemen. Halbuki, o deyimi, paylaşılacak olan ekmeğin ne kadar adaletsizce dağıldığı üzerinden okumak da gayet mümkündür.
Yani pek çok yetenekli ve donanımlı yazar ve şair adayı bu yeteneklerini
reklamcılık gibi lanet bir işe akıtmak zorunda kalıyorlarsa eğer, bunun suçlusu para
kaynaklarının, iktidarın dağıtılış biçimindeki adaletsizliktir. Sorgulamaya
bizzat kendi hayatımızdan başlamak, kendisi o kahramanlığı yapsa dahi arkasında
belki yıllarca destekleyebilecek ekonomik güce sahip bir aileye sahip bazı
“direnişçilerin” tüm polislere buyurduğu gibi derhal gemileri yakarak kahraman
olmak için değil; anlamak için, kendimizle benzer durumda olanlarla birlikte
ortak akıl üretmek için, kendi yaptığımız iş sonucu doğurduğumuz doğrudan veya
dolaylı etkileri didik didik etmek, düzenin çarpıklıklarını tedavi etmek için
en doğru başlangıç noktalarından biri olacak. Yoksa “sokaklar bizim” çok seksî
duruyor, ona şüphe yok.
No comments:
Post a Comment