Ev Alma, Bilet Al!
Küresel ısınmanın durdurulması dünya üzerinde yaşayan her insanın dikkate alması ve üzerine düşeni yapması gereken, insanlığın ortaklaşa paylaştığı en acil meseleyken insanlara daha fazla seyahat etme çağrısı yapmak bana koymuyor değil. Emisyonlarını kim ne kadar kesecek kavgasında üçüncü dünya ülkelerindeki bazı kesimlerin Batılılar’a dönüp “eh siz kirlete kirlete sanayileşip kalkındınız, şimdi sıra bizde” yollu; haklı olmakla birlikte yapıcı olmaktan çok uzak tepkisini “siz geze geze ilim, irfan sahibi oldunuz, şimdi sıra bizde” haline getirmekte olduğumun gayet farkındayım.
Ama ne yapayım, kardeşimin ev alma sevdasına tutulmasının ardından, üniversite yıllarındaki en solcu arkadaşlarımdan birinin, ikinci evinin borçlarını ödeyebilmek için deliler gibi çalışmak zorunda olduğunu ve bu yüzden beş yaşındaki oğluna vakit ayıramayışından serzenişini dinlediğimden bu yana Türk insanının mülk sahibi olmak saplantısına dair çocukluğumdan beri tanık olduğum bir sürü sahne beynimin içinde dolaşıp duruyor. Ayrıca, benimle sohbetinde bir kaç Türkçe kelime öğrenmek ya da iyi bir Türk müzisyen ya da yazar keşfetmek için çırpınıp duran Fransızlar’la fazla içli dışlı olmaya başladığımdan beri kafamı kurcalayan bir başka Türk defosu da merak eksikliği.
Evet, Batılılar’ın kültür seviyesine övgüler yağdırıp bizim cahilliğimize saydıran kompleksli/özenti/hem Oryantal hem Oryantalist Avrupa görmüşlerden biriyim ben de.
Niyesini biir kaç örnekle anlatayım hemen.
Lübnan ve Suriye’ye gittiğimi duyan Türk arkadaş ve akrabalarım arasında bu yaptığımı takdir eden ve heyecan gösteren pek az kişi vardı. Tepkiler “aaa ne işin var oralarda”, “yahu Avrupa dururken ne alâka”, “Allah Allah, Avrupalı zibidilerin yeni modası sömürdükleri Orta Doğu’yu gezmek mi” şeklindeydi. Takdir eden azınlık da bilinçlerinin altında, üstünde bir yerlerinde da işin içinde bir iş olduğu (ya ben ya da partnerim ajan falan olsa gerek), yoksa insanın gezmek için oralara asla ve kat’a gitmeyeceği fikrini taşıdığı bayağı belliydi. Fransızlar’ın tepkileri ise “Muhteşem, nasıldı?”, “Palmira’ya gittiniz mi?”, “ben de çok istiyorum ama korkuyorum, belli olmuyor ki oralarda işler” ya da “Ben de geçen yıl Ürdün’e gittim, çok güzeldi” şeklindeydi.
Şimdi “e tabii onların tuzu kuru, zengin onlar” diye savunmaya geçenlere, Türkiye’deki bahsekonu kitlenin de, ev sahibi olabilen tuzu kurulardan oluştuğunun altını çizeyim hemen.
“Çocuğumu özel okula göndereceğime, ona ev alırım” sözünü gayet karizmatik ve ikna edici bir edayla söyleyen hangi aile büyüğüydü hatırlamıyorum ama yer ettiğine göre, o dönemde beni çok etkilemiş demek ki. Ev ve hatta araba sahibi bile olmayan babamın, kızını özel okulda okutmaya çalışmasının acaipliğine dair ateşli tartışmalar ve kınamalar esnasında buna benzer daha bir sürü inci döküldüğü gayet iyi hatırımda.
Seyahat, merak, tutku, özel okul. Bütün bunları birbirine bağlayan ve kanımca her türlü azgelişmişliğin, yoksulluğun ve yoksunluğun hem sinsi müsebbibi hem de doğal sonucu olan, Pierre Bourdieu’nun insanlığa armağanı sihirli bir kavram var: kültürel sermaye.
Elinizdeki diploma; okuduğunuz kitap; gidip gördüğünüz memleket; izlediğiniz film, tiyatro oyunu, konser vb. sayısıyla doğru orantılı olan ama bunların toplamına tam olarak tekabül etmeyen bir kavram. Bu yaptığımdan dolayı Bourdieu beni affeder miydi bilmiyorum ama son derece karmaşık bir kavrama çok kaba bir tarif vermeye çalışacağım: bir insan evladının kültürel sermayesi, doğduğu günden beri biriktirdiği ve istediği an dışarı fışkırtılmak üzere hazır bekleyen bilgi ve beceri yığınıdır.
Kaba söylemeyi sevdiğime göre hadi baklayı da ağzımdan çıkarayım: cennet ülkemizin kültürel sermayesi bir hayli düşük. Ve de maalesef ardı ardına yeni üniversiteler açılması da, insanların ellerine aldıkları diplomaların sayısının artması da kültürel sermayemizi önemli ölçüde artırmıyor. Bunun en önemli sebeplerinden birinin merak ve şüphe eksikliği olduğu kanaatindeyim. Meşhur, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olak” sözü, Türkler için büyük ölçüde doğru.
Hassas bir örnekle derdimi açıklamaya çalışayım: Türkiye halkının tahminen yüzde doksan dokuzu, Ermeni soykırımının gerçekleşmediğine ve bunun Türk milletine atılmış bir iftira olduğuna, 1915 yılında oradaymışçasına veya soykırım kavramı üzerine doktora tezi hazırlamışçasına emindir. Altını çizeyim, burada Ermeni soykırımı olmuş mu olmamış mı sorusunun cevabını aramıyorum. Sorun, bu yüzde doksan dokuzun çok büyük kısmının, konuyla ilgili tek kelime okumadan; bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalara bakma (eğer soykırım diyorsa zaten bilimsel değildir), soykırım iddiasını dile getirenlerin argümanlarına göz atma, beyaz saçlı tonton ninelerin ağlayarak anlattıklarına ait kayıtları izleme, Ermeni kökenli Türk vatandaşlarına fikirlerini sorma gereği bile duymadan bundan emin olması.
Tamam tamam, kapatıyorum bu konuyu. Şimdi dönelim evimizle uçak biletimize... Her ay gelirinin ciddi bir kısmını kiraya vermemek, bir gün aç kalsan da açıkta kalmayacağını bilmek ve de kazancının tamamını tüketmeyip bir kısmıyla geleceğe yatırım yapmak elbette güzel. Ama otuzlu yaşlarını, kendilerine ve sevdiklerine vakit ayırmak yerine stres içinde borç ödemekle geçirmenin ne kadar faydalı bir tercih olduğu konusunda da ciddi soru işaretlerim var. Ayrıca “geleceğe yatırım”ın ne şekilde yapıldığı da bir başka mesele. Borçlandığımızda ilk kıstığımız yerlerden biri kültürel harcamalar olacağına göre, borçlanarak ev almak, ister istemez, potansiyel kültürel sermayemizden yani geleceğimizden çalmak anlamına gelecektir.
Velhasıl: gayrımenkul piyasasını değil, kültür ve turizm piyasalarını canlandıralım. Suriye artık vize istemiyor. Hadi karadan, havadan, gidin görün. Şam muhteşem güzellikte bir şehir (burnumuzun dibindeki Halep de çok güzelmiş, ama henüz gidemedim). Bizim özenle sildiğimiz, tarihi/turistik bir hoşluk olarak Topkapı Sarayı’nın içine hapsettiğimiz Osmanlı mirasını sokaklarda, o güzelim kapalıçarşılarda üstünüze saldıran esnaftan korunmak zorunda kalmadan hissedin.
Bir dakika... Suriye’ye kadar gitmeden önce yapacak belki daha çok iş vardır. Antakya’yı gördünüz mü? Karadeniz’in muhteşem güzellikteki yaylalarınıı? “Büyüklerimiz”in yok etmeye ant içtiği Hasankeyf’i? Ani Harabeleri’ni? Mevlana’nın kenti Konya’yı? Eski mûkimi Aristo’nun heykeline en sonunda kavuşmuş olan Asos’u? Kendi anne/babanızın geldiği kenti/köyü karış karış gezip atalarınızın izlerini aradınız mı?
30 sene Türkiye’de yaşadım ama benim de eksiklerim var bu listede. Kültürel sermayemi artırıp vatana/millete/dünyaya hayırlı bir insan evladı olmak için daha çok gezmem lazım, çook...
30 Mart 2010
No comments:
Post a Comment