Kafayı Emre’yle bozmak
Hürriyet gazetesi internet baskısının, 17 Şubat 2009 günü, Emre Belözoğlu’nun İngiltere’de karşı karşıya bulunduğu ırkçılık suçlamalarıyla ilgili haberlerinin başlıkları «Kafayı Emre’yle bozdular» ve «Emre Belözoğlu'ndan sizlere: Biz milletçe hiç ırkçı olmadık» şeklindeydi. Haberlerden birinde, okuyucular bazı İngiliz gazetelerinin Emre’ye ilişkin tutumlarını e-posta ile kınamaya davet ediliyor. Söz konusu gazetelerin hangi haberlerinden bahsedildiğini ve içeriklerini tam olarak bilemiyoruz. Ama zaten okuyucudan beklenen de, Hürriyet gazetesi tarafından hazırlanmış olan şık metini haberde verilen e-posta adreslerine göndermeleri. Yani öyle uzun uzadıya araştırmaya gerek yok; hazır metin, hazır tepki, kes, yapıştır...
Kime kefil olursunuz?
Gazetenin hazırladığı tepki metninde, mahkeme kararı olmaksızın Emre’nin suçlu ilan edilmesinin gazetecilik ilkeleriyle çeliştiği iddia ediliyor. Oysa ilk olayla ilgili İngiltere futbol federasyonunun Emre’yi suçlu bulduğunu biliyoruz. Zaten anlaşıldığı kadarıyla, sözü geçen gazeteler Emre’nin hapse girmesini değil, kulüpten atılmasını destekliyorlar. Dolayısıyla ortada mahkemelik bir durum değil, zaten bir vakada ırkçı hakarette bulunduğuna kanaat getirilmiş ve tekrar aynı suçlamayla karşılaşmış bir futbolcuya gösterilen tepki var. İngiltere gibi ırkçılık konusunda hassas bir ülkede birilerinin bu duruma tepki duyması ve tepkisini belli etmesi son derece doğal. Vakti zamanında, Pascal Nouma tribünlere karşı cinsel organını tutarak sevincini belli etti diye apar topar hesabı kesilerek memleketine gönderilmemiş miydi? Demek ki yaşadığı toplumun değerlerine saldırı olarak algılanan hareketlerde bulunan futbolcuların bu sebepten kulüpleriyle ilişkilerinin kesilmesi sadece Türklere reva görülen bir şey değil. Bu olaydan sonra «gönderin Pascal’ı» diye manşet atan bir gazeteyi ırkçılıkla, ya da gazetecilik değerlerine uygun davranmamakla suçlamak ne kadar doğru olursa, bugün Emre’nin kulübünden atılması için çağrıda bulunanlara benzer suçlamada bulunmak da ancak o kadar doğru olur.
Öte yandan, bazı gazeteleri suçluluğu kanıtlanmamış birine karalama kampanyası başlamakla itham edip suçsuzluğu kanıtlanmamış bir kişiyi kayıtsız şartsız desteklemenin gazetecilik değerleriyle ne kadar bağdaştığına Hürriyet gazetesi habercileri ve yayın kurulu kendileri karar versin…
Emre hakikaten haksızlığa uğramış olabilir. Bu durumda, ilk suçlamayı yapan Tim Howard, Joleon Lescott ve Joseph Yobo da, ikinci suçlamayı yapan El-Hadji Diouf da yalan söylüyor demektir. Ama buradaki mesele, kimin doğruyu söylediğini bilmememize rağmen, Emre’ye destek olmaya meyilli olmamızda. Yani bizim için öncelikli olan kimin haklı, kimin haksız olduğu değil, kimin Türk olduğu! Halbuki diğer futbolcuları tanımıyoruz, Emre’ye böyle bir iftira atmaktan ne gibi bir çıkarları olabileceğini de düşünmüyoruz. Ayrıca Emre’nin hiçbir zaman efendiliğiyle, centilmenliğiyle anılan bir futbolcu olmadığını, tam tersine, Türkiye’de oynadığı dönemde de yeteneğinin yanı sıra ettiği küfürler, gördüğü kırmızı kartlarla anıldığını çabucak unutuyoruz. Olsun, o Türk, sırf bu yüzden gözü kapalı kefil olabiliriz ona. Hele de ele güne karşı!
Asıl dikkati çekmek istediğim nokta ise, Hürriyet gazetesinin haberinde kullandığı ve gazetecilik değerlerinden çok uzaklarda seyreden iki ifade.
...Emre'nin bu kadar üzerine gelmelerinin tek nedeni, bir Türk futbolcunun bu kadar başarılı olmasını hazmedememeleri…
Cümle tamamen yanlı, yanlış ve hatta uydurma. Emre’nin üzerine gelmelerinin nedenini nereden biliyor ve de nasıl bu kadar iddialı bir şekilde ortaya koyuyorsunuz? Her şeyden önce, Emre son dönemlerde pek öyle başarılı değil. Hadi bunu boş verelim, başarılı diye bir Türk futbolcunun üzerine gidiliyorsa neden Avrupa’da oynayan tüm Türk futbolculara benzer muamele yapılmıyor? Tugay Kerimoğlu yıllardır aynı ülkede efendi efendi futbolunu oynuyor. O neden hazmedildi? Hâlbuki Tugay’ın İngiltere’de hazmedilmenin çok ötesinde bir sevgiyle bağıra basıldığını biliyoruz. Demek ki oluyor, bir Türk iyi işler yaptığında gayet de sevilebiliyor yurt dışında…
Özellikle İngiltere'de Emre'nin oynadığı takıma rakip olan takımların taraftarlarına yağcılık olsun diye Emre'nin moralini bozmak için "ırkçı kampanya" başlattılar…
Yine aynı problemle karşılaşıyoruz. Bu yağcılık meselesi nereden çıktı, nereden biliyorsunuz rakip takım taraftarlarına yağcılık yapıldığını? Emre’nin takımının taraftarlarına neden yağcılık yapılmıyor? Bu cümledeki en korkunç kısım ise, ırkçı kampanya iddiası. Belli ki düşmanı kendi silahıyla vurmak istiyor gazetemiz. Ama neyi kast ediyorlar? İlgili gazeteler “Emre’yi atın“ değil de “Defol pis Türk“ mü demiş? Eğer böyle değilse, nasıl olur da bir gazeteye karşı böyle bir iftirada bulunursunuz? Popülizm yaparken hiç olmazsa yalana başvurmayın ve ırkçılık gibi ciddi bir kavramı sulandırmayın…
Ben, yukarıdaki satırların Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde yer bulabilmesini esefle karşılıyorum.
Sorumlu vatandaşlık, sorumlu gazetecilik
Ben gazeteci değilim, yani gazetecilik mesleğinin ilkelerine uygun davranılması meslekten biri olarak ilgilendirmiyor beni. Beni ilgilendiren, bu tür yayınların bu ülkeye etkisi. “Bazıları tabii ki de milliyetçiyiz, ne olmuş ki“ diye övünedursun, memlekette “Türklük“ en önemli, en korunması gereken değer haline gelmiş durumda. Dürüstlük, ahlak, insanlık gibi değerler ise ancak Türklük’ten sonra akla gelebilecek lüks kavramlar. Yani bu ülkenin çok ciddi bir kesimi zaten milliyetçi. Ve bu kesimin milliyetçiliği gitgide daha uçlara savruluyor, gereğinde Ermenileri, gereğinde Kürtleri dışlayan, hatta aşağılayan söylemlerle kendisini gösteriyor. Bu söylemler bir de şiddeti çok da yasaklamayan kültürel yapıyla birleşince tanımadığı, muhtemelen hiçbir yazısını da okumadığı bir insanı gözünü kırpmadan, öldürüyor, öldürtüyor. Hadi diyelim aşırılar, dengesizler her toplumda bulunur. Peki ya katille özdeşleşen beyaz bereli tribünler, “Orhan Pamuk öldürülse zerre kadar üzülmem“ diyebilen kitleler, bir günlüğüne bile olsa Ermeni olmayı kendine yakıştırabilen Türkler karşısında tüyleri diken diken olan milyonlar?
Mutlaka biraz olsun anlayacak birileri vardır umuduyla sesleniyorum. Ey Hürriyet gazetesi: iş ciddi, farkında mısınız? Siz, bu ülkenin Nobelli yazarına reva gördüğü muamelenin ne kadar haksız ve ayıp olduğunun farkında değil misiniz? Hadi Orhan Pamuk’un Ermeni ve Kürtlere ilişkin söylediklerini yanlış bulmanızı anlayalım, peki, bu ülkede önemli sayıda insanın samimiyetle inandığı gibi, sırf bu lafları etti diye bir yazara Nobel Edebiyat Ödülü verilmiş olabileceği söylemini makul buluyor musunuz? Ya Emre’nin hakikaten Türk olduğu için ırkçılık suçlamasıyla karşı karşıya olduğuna inanabiliyor musunuz? Eğer bu söylediklerim size makul gelmiyorsa lütfen yayın politikanızı gözden geçirin.
Elbette bir gazetenin başarısının göstergelerinden biri ve gelirini arttırmanın da en önemli yöntemi daha fazla satmak, ya da internet baskısında daha fazla tıklanmak... Elbette Türkiye’de “kurban Türk“ insanların en çok hoşuna giden ve dolayısıyla en çok tüketmeye yatkın oldukları temalardan birisi …
Ama… Perihan Mağden’in hediyesi kavramla, iklimatörlük gücünüzün farkındasınızdır mutlaka, sorumluluğunuzu da fark edin. Üç beş bin fazla tık uğruna memleketin geleceğini karartmayın, uçuruma sürüklenmesine katkıda bulunmayın. Çok bir şey değil istediğim: sorumlu gazetecilik yapın. Sözkonusu gazetecilik olunca, sorumlu vatandaşlık sorumlu gazetecilikten geçiyor.
28 Şubat 2009
Not: Radikal 2’nin reddettiği ilk yazı.
No comments:
Post a Comment