Kusturica’ya ağzının payının verilmesini gururla alkışlayan kesimleri kabaca iki grupta toplayabiliriz : birincisi, insanların acılarını kendine dert ederken kurbanla cellatın kimliklerini göz önünde bulunduran kesim. Onlara göre Ermeni soykırımı ya olmamıştır, ya da abartılıyordur; Darfur’da da mümkün değildir bir soykırım yaşanmış olması ama Bosna’daki Müslüman soykırımına inanmaları için de kanıta ihtiyaçları yoktur. Tarihi her durumda kendi ideolojik duruşlarına göre okuyacak olan bu kesime söyleyecek fazla bir şey yok.
İkinci kesimse, Semih Kaplanoğlu’nun temsil ettiği, insanlığın her savunulması gerektiğinde bunu yaptığına ve tavrının sadece vicdandan kaynaklandığına samimiyetle inanan “vicdanlı”lar.
Her ne kadar bu mesele bile AKP/CHP kutuplaşmasına mal edilmek suretiyle “bakın CHP’li belediye başkanı nasıl da sahip çıkıyor Boşnak katillerinin şakşakçısına” ile “bu tamamen, CHP’li başkanı çekemeyenlerin karalaması, kendileri bundan 3 ay evvel hoşbeş ederken iyiydi di mi” yorumlarına sebebiyet vermesi karşısında şaşkına düşmüş olsam da da işin bu kısmı değil asıl dert ettiğim. Bana göre temel mesele, Kusturica’nın siyasî ya da insanî tavrını tasvip edip etmemekle onu her görüldüğünde haddi bildirilmesi gereken bir insanlık düşmanı olarak tahayyül etmek arasındaki uçurum ve ikinci kesimin, bu ikincisini fazlaca rahatlıkla yapıyor olması. Kusturica’ya Türkiye’de maruz görülen muameleyi savunan herkesin, başkalarına ve bizzat kendilerine de Kusturica’ya davrandıkları kadar sert davranıp davranmadıklarını mutlaka didiklemesi lazım.
Semih Kaplanoğlu: Vicdanın Ölçüsü ve Sınırları
Kaplanoğlu, bu tavrı irdelemek için ideal bir vaka. Televizyonda Banu Güven’in sorularını yanıtlarken Kaplanoğlu’nun suratındaki ifade gayet güvenli ama biraz da şaşkın ve isyan doluydu. Vicdanından ve duruşundan o kadar emindi ki, “şovmen”, “AKP’li” ya da “Ermeni soykırımı, Irak işgali meselelerinde ne yapmış” gibi eleştirilerin büyük haksızlık olduğuna kâniydi. Ne gariptir ki, Kusturica’nın, Antalya’dan ayrılmadan yaptığı basın toplantısındaki haksızlığa uğramış yüz ifadesine çok benziyordu. Zira Kusturica, tüm savaşlara karşı olduğunu ve Sırplar’ın işlediği suçları da lanetlediğini söylüyor. Ama Turkiye’de (ve Batı’da) Yugoslavya iç savaşıyla ilgili kabul görmüş olan tahayyül “cellat Sırplar’ın öncelikle Müslüman Boşnaklar’ı ve biraz da Hırvatlar’ı boğazlaması”ndan ibaret olduğu için, Kusturica’nın bu tavrı kimseye yetmiyor. Her fırsatta karşısına dikiliveriyor bu mesele. “Aynı masaya oturursak dayanamam, soru sorarım ona” diyen Kaplanoğlu yalnız değil çünkü. Dünyanın her yerinde, kendi vicdanından emin meslektaş ve gazetecilerden o kadar çok var ki... Bunca haksızlığın, tecavüzün, savaşın, kanın olduğu bir dünyada ikide bir de karşısına bu meseleler dikilen, Yugoslavya gibi bir ütopyanın gözlerinin önünde dağıldığını gören ve bunun dünyada tek yanlı olarak yankılandığına inanan bir idealistin (idealist kavramını burada olumlu bir yargıyla kullanmıyorum) arada bir kısa devre yapması o kadar da anlaşılamaz değil.
Kaplanoğlu, Ermeniler’den özür dileyen mektubun ilk imzacılarından biri olması sebebiyle bu konuda alnının ak olduğuna dair hiç bir şüphe taşımıyor. Peki acaba etrafında, Ermeni meselesinde mukatele, abartma gibi tezleri savunan, o mektubu imzalamayı reddeden hiç mi Türk yok? Onları da insanlık düşmanı mı ilan ediveriyor? Etmiyorsa, kendi milletince yapılan gaddarlığı kabullenmeyen bu insanların tavrının, kendi milletince yapılan gaddarlığı kabullenmeyen Kusturica’nınkinden farkı ne? Kusturica’nın bizzat savaşın içinde yaşamış olmasında mı? Bu, tam tersine, onu maruz görmemizi gerektirmez mi? Eğer Kusturica’yı maruz göremeyecekse, yüzyıl başında yaşamış ve Ermeni soykırımı esnasında ve sonrasında bunu net bir şekilde kınamamış hiç bir Osmanlı aydınına da sahip çıkmaması lâzım. Aynı şekilde, karşısına çıkan her Amerikalı’yı Irak ve Afganistan işgalleriyle ilgili sorguya çekmesi, hükümetlerini lanetlemeyenlere de Kusturica’ya yaptığı muameleyi yapması gerekmez mi?
Yeri gelmişken şunu net şekilde belirteyim: Sırplar’ın Bosna’da yaptıklarının Türkler’in 1915’te ya da Amerikalılar’ın onyıllardır dünyanın dört bir yanında (doğrudan ya da dolaylı olarak) yaptıklarından bin beter olduğunu düşünerek Kusturica’nın lanetlenmesini haklı görenlere bundan sonra yazacaklarım çok fazla şey ifade etmeyecek tahminen, onlar yazının en başında bahsettiğim ilk grubun bir tarafındalar.
Buradan ikinci bir meseleye, Kaplanoğlu’nun, Türkiye’yi yüzleşmeye çağırmasından dolayı vicdanını tertemiz hissetmesinin yeterli olup olamayacağına geliyorum. 1915 dedi televizyonda; okuduğum demeçlerinde de soykırım kelimesini kullandığına rastlamadım. Bu, Türkiye’de bir çok aydının benimsediği ve bu kadarıyla bile onları geniş kesimler nezdinde vatan haini ilan ettirmeye yeterli bir tavır. Ama acaba Ermeni meselesinde vicdanını temiz hissetmesi ve Kusturica’nın savaş karşıtlığından tatmin olmaması için yeterli mi? Bir örnekle ne demek istediğimi anlatmaya çalışacağım. Hırant Dink’in öldürülmesinden kısa süre sonra, Paris’te Ferhat Kentel ve Ahmet İnsel’in konuşmacı olduğu bir konferansta bulunmuştum. Tartışma bölümünün sonlarına doğru, Ahmet İnsel’in soykırım kelimesini bir türlü ağzından çıkarmamasına dayanamayan bir Ermeni genç, Kaplanoğlu’nun Kusturica’ya kustuğu nefreti kusmuştu İnsel’e. Aynı nefreti, kendisinin bir Fransız muadili, soykırımdan kurtulmuş kişilerin anılarını anlattıkları görüntüleri izlemiş, yazdıklarını okumuş sadece vicdanının sesini dinleyen sıradan bir Fransız da kusabilir (Kaplanoğlu da Bosna’da bir çok savaş kurbanını bizzat görmüş olması sebebiyle bu konuda sessiz kalamayacağını söylüyor). Çünkü onlara göre, soykırıma soykırım demeyi reddetmenin tutulur yanı yoktur, inkârın derecesi önemli değildir. Ve inkâr nefret suçudur.
Kendisini nefret suçlusu olarak tahayyül etmiş midir Kaplanoğlu? Bizzat kendi mantığını en uç noktasına taşırsak, Kaplanoğlu bir nefret suçlusudur.
Les Nouveaux Philosophes, Zizek ve Kusturica
Kaplanoğlu’nun tavrına gösterdiği gerekçelerden biri de, bazı aydınların Kusturica’ya getirdiği eleştiriler. Bunlardan biri, “soyadı Levy olan Fransız filozof”, yani memleketinde BHL diye anılan Bernard Henri Levy. Azıcık araştırmak ya da Fransa’yı tanıyan aklı başında birilerine sormak, yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından Gilles Deleuze’ün lafı fazlaca dolandırmadan “bomboşlar” diye değerlendirdiği Les Nouveaux Philosophes (Yeni Filozoflar) akımının en önemli temsilcisi BHL’in hiç bir vicdan muhasebesinde örnek gösterilemeyeceğini görmeye yeterdi. Benzer şekilde; Açık Radyo’da Kusturica’ya protestoyu anlamlı bulduğunu savunan bir başka aydınımız da bir başka nouveau philosophe olan ve 2005 yılındaki varoş isyanları esnasında “Halbuki Fransa Araplar’a iyilikten başka şey yapmadı” diye nankör Arap gençlerine karşı kendi isyanını dile getiren Alain Finkelkraut’u referans gösterdi. Her iki ismin ortak noktası, aşağıda Zizek’ten alıntıyla yer vereceğim Batı uygarlığı’nın hâkim kimlik algısına gönülden bağlı olmaları ve o uygarlığın “düşmanları” (Müslüman, Rus ve tabii onun uzantısı Sırp) söz konusu olduğunda insan hakları savunuculuğunu kimseye bırakmamaları. Örneğin Gürcistan ve Çeçenistan konularında gayet hassas olan bu isimler, her ne yaparsa yapsın, İsrail’in gönüllü kültürel büyükelçileridir aynı zamanda. Yani yazının başında belirttiğim ilk grubun bir başka coğrafyadaki üyeleridir onlar da.
Buradan, Kaplanoğlu’nun yeterince araştırmadan sarıldığı bir başka referansa, Zizek’e gelelim. Hem son derece saygın bir düşünür olması hem de kendisi de Yugoslav olması sebebiyle, bu konudaki fikrini en çok dikkate aldığım isim o. Zizek, verdiği bir röportajda Kusturica’ya eleştirisini şöyle formüle ediyor : “... örneğin Emir Kusturica’nın Underground’u. Bana göre film neredeyse trajik.... Bu film nasıl bir eski Yugoslavya izlenimi bırakıyor sizde? Dünyanın, insanların hiç durmadan seviştiği, içip birbirleriyle kavga ettiği çılgın bir köşesi; Batı’nın, Balkanlar’da görmek istediği efsaneyi kurguluyor: çok uzun zamandır efsanevî öteki olan efsanevî öteki”. Bu sözler nasıl bir Kusturica imajı bırakıyor sizde? Milliyetçilikten gözü dönmüş, insanlık suçlusu bir Sırp cani mi?
Zizek’in, psikanalizin kavramlarını kullanarak getrdiği eleştiri elbette bundan çok daha ince. Kusturica’yı, Batı’da hâkim barbar Balkan imajını bizzat yeniden üretmekle eleştiriyor. Ama buradan yola çıkarak Kusturica’yı savaş suçlusu ve insanlık düşmanı ilan etmek için ya çok zorlamak, ya da Zizek’i göz ucuyla okumak lazım.
Sonuç: İnsanlık Düşmanı Olmak ya da Olmamak
Velhasıl, belli ki Kusturica’yla ilgili kararını alelacele verivermiş (zaten bundan bir ay evveline kadar bunların hiçbirini bilmediğni söylüyor) ve vicdanını harekete geçirip bir insanı savaş suçlusu ve insanlık düşmanı gibi büyük suçlamalarla mahkum etmeden evvel yeterli araştırma ve muhasebeyi yapmamış Kaplanoğlu. Halbuki Kusturica konusunda aslan kesilirken, tüm dünyadaki vicdanlı sanatçıların sürdürdüğü İsrail boykotunu delerek Hayfa festivaline katılmış olduğu çelişkisi de orada duruyor. Demek ki başkasının vicdanını sorgulamak çok kolay.
Kusturica’ya dönersek, onu ülkesinin parçalanarak ABD’nin ve kapitalist dünyanın kucağına oturtulmasını hazmedemeyen onurlu bir anti-emperyalist (bunun ilginç bir örneği için: http://devrimcibosnak.blogspot.com/2010/10/kusturicann-sucu-amerikan-karst-olmas.html) ve hatta “sanatçı ahlakının sembolü” olarak (Zahit Atam, 12 Ekim 2010, Birgün) gören solcular da var.
Hakikat kanaatimce ortalarda bir yerde. Çünkü tarih (hele de Balkanlar’da) öyle tek yönlü açıklamalarla geçiştirilemeyecek kadar karmaşıktır. Kusturica ne her dediğinin altının imzalanacağı bir melek ne de aynı masaya oturulması bile sakıncalı bir şeytan. Günahlarıyla ve sevaplarıyla, haklı isyanları ve haksız görmezden gelmeleriyle; siyasete angaje, duruşunda haklı olduğuna inanan ve duruşunu belirlemek için de öyle uzun uzadıya tarihsel araştırmalara ya da karşılaştırmalı analizlere girmeye gerek duymayan bir sinemacı. Aynen Kaplanoğlu gibi.
Hal böyleyken onu insanlık düşmanı ilan etmenin büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Yani Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, ona bu muameleyi revâ gören herkesin ona birer özür borcu var. Necati Sönmez’in Bianet’te 12 Ekim 2010’da yazdığı yazıyı bitirirken belirttiği gibi, Kusturica’yı lanetleyen herkesin aynaya dönüp kendi suretine bir daha bakması da lazım. Bizim buna zaten ihtiyacımız var. Kusturica bahanesi olsun.
14 Ekim 2010
No comments:
Post a Comment